Sefer-22

1
277

‘’Eğer Hakk’a karşı tam irfan sâhibi olabilseniz, o irfandan sonra cehle, bilgisizliğe yer olmadığını anlardınız.

Dağlar, duânızla yerinden oynardı.’’

—Hadis—

x*

İnsan, bir konunun câhili olabilir ve bu cehli yüzünden ayıplanamaz. Fakat kaskatı gerçekleri inkâr etmenin ve bu inkârı bir îman hâline getirmenin adına da ‘’cehâlet’’ demek abestir. Buna, olsa olsa eskilerin deyimiyle ‘’küfrü inadî’’ demek gerekir.

Evet… Bizdeki ‘’sâde suya tirit’’ aydın geçinenler de bu sınıfa giren ve çoğunluğu ihâneti vazîfe kabûl etmiş bir kalabalıktır. Bunlar Müslüman-Türk’e; onun îmânına ve millî mânevî değerlerine karşı öylesine bigâne ve cehâlet içindedirler ki bu cehâlet onları ‘’düşmanlarımızdan daha da düşman’’ bir seciye ve seviyesizliğe düşürmüş durumdadır.

Yıllardan beri inkâr ede ede, kötüleri ve sahtekârları örnek olarak ortaya koyup mâneviyata ve öz değerlerimize dil uzata uzata hayatlarını kazanan bu güruhtan hiç biri Kur’ân-ı Kerîm’in kapağını açıp bakmamıştır. İslâm’ı ve İslâm tasavvufunu bir an bile merâk edip incelememişlerdir. Bunlar, dînimizle ilgili olarak zerre miktar bilgi sâhibi olmayı bile kendilerine zül addetmişlerdir. Eğer azıcık merak etselerdi ve zanları ve saplantılarıyla değil, doğru kaynaklara başvurarak öğrenselerdi; göreceklerdi ki tasavvuf, kabukla değil ama kabuğu ihmâl ve inkâr etmeksizin ‘’öz’’le ilgilenen bir okuldur. Orada insanların, önce kendi iç hesaplaşmalarını yapıp kendi iç dinamikleri arasındaki dengeyi yâni ‘’barışı’’ sağladıklarını öğrenirlerdi… Aynı zamanda o mekteplerin, her varlığa –ırk, din ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın- ‘’vermeyi’’ ve paylaşmayı hayat gayesi olarak benimsettiğini; orada, tek meslekli olarak yaşamanın –âdetâ– bir utanç sebebi olduğunu idrâk eder ve o çatılar altında güzel san’atların şâhikasına çıkmış eserlerin nasıl verildiğini görürlerdi.

Tasavvufun bir felsefe olmadığını, bir hayat tarzı olduğunu bugünün insanı ve bilhassa ‘’hayta aydınlar’’la Suûdî özentisi din simsarları ve inanç turizmcileri yâhut ‘’dinler arası diyalog’’(!) soytarıları nereden, nasıl öğrenecek? Böyle bir güzîde insanlık mektebinde güzellikleri keşfetmekten, sevmeyi öğrenmekten… Düşünmenin ve aklı yerinde kullanmanın hazzını tatmaktan nasıl haberdar olacaklar? Bütün İslâmî terimler; tekke, türbe ve geçmişte oralardan yetişip ünleri ve eserleri bugünlere ulaşmış örnek insanların yâni Allah dostlarının günümüz hayâtındaki izleri birazcık insafla araştırılıp incelenecek ki, yanlış bilgilerin yerini doğrular alsın, hakîkat ortaya çıksın. Fakat bu meşakkatli(!) mesâiyi hangi haysiyet sâhibi aydın, hangi Allah korkulu(!) din tâcirleri yapacak bugün?

Öyleyse, Hazret-i Mevlânâ’nın parmak bastığı gerçek yürürlüktedir; inkâr edersin, olur biter.

1 YORUM

  1. hocam… bu gibi durumlar için söylenmiş güzel bir sözde şöyle der….
    “doğrulara inanmak bilgi işi değil, ahlak işidir.” O zaman bunca yozlaşmanın, temelinde toplumsal ahlak anlayışımızın yozlaşması gerçeği ortaya çıkıyor ki, herhalde hepsinden vahimi de bu galiba…

    ellerinizden öpüyorum

Yorum yapabilirsiniz...