Siyonizm 3

0
200

3. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin içinde Namık Kemâl ve Ziyâ Paşa gibi hamiyetli fikir adamları da olmakla berâber, görüş ve netîce îtibâriyle gayelerinde de ilmî vuzuh, siyâsî kifâyet ve açıklık yoktu.

Memlekette bir silkinme bir derlenme ve tâze hayâtın lüzûmu muhakkaktı. Ama bu yolda faaliyete geçmek, düşmana değil dosta düşerdi. Halbuki memleket münevverinin önüne düşen, daha doğrusu onları ağları içine düşüren teşkîlât, düşmanın tâ kendisi idi. Ve bu düşman, idârede yapılması gereken meşrûtî ıslahat fikrinde, memleket münevverini kendi akl-ı selîmi ve millî sezgileriyle baş başa bırakmıyor; tutulmasını istediği yolu kendi bildiği ve istediği gibi çiziyordu.

Târihin doğru konuşan dudağı biliyordu ki Siyonizm, binlerce yıldır hangi devletin bünyesine kozunu sürse, muhakkak ki orayı ınkılâp ve medeniyet parolası ile yakıp yıkmış ve kendisine lâzım olan istifâdeyi sağladıktan sonra da, bir başka tarafa sıçramıştı. İşte Bâbil, işte İran, işte Yunan, uzak mâzînin sesiyle hep bu gerçeği beyân ediyorlardı. Avrupa ile Amerika ise, bünyelerine solüsyon hâlinde karışıp, iktisâdî ve siyâsî hayatlarına kâh vâsıtalı kâh vâsıtasız tasarruf eden bir Siyonist tehlikesiyle yüz yüze diz dize bulunuyorlardı. Fransız ihtilâli, bu pasif çehreli tehlikenin, aktif mânâda ifâdelenmiş zaferinin tâ kendisi idi.

İhtilâlden evvel zarif, seviyeli ve medenî bir yapıya sâhip olan bu memleket, ihtilâl ile yangından çıkmış bir felâketzede gibi, ayak takımının çapuluna uğrayarak, asırlar boyunca biriktirdiği kıymetlerini bir anda kaybetmek sûretiyle soysuzlaşıp bayağılaşmış değil mi idi?

Kötü bir Fransız ihtilâli taklîdi diyebileceğimiz Tanzimât’a, bir Türk Rönsansı demiştik. Ne ki Avrupa, Rönesans ile, geçmiş sahifelerini kapayıp yenilerini açarken pek bir şey kaybetmemişti. Zîrâ kaybedecek pek bir şeyi de yoktu. Câhildi; müteassıptı; zulme ve zulmete gömülmüştü. Onun için de mâzîsini, mahiyetini unutup atlamağa mecburdu. Hakîkaten de kendini atlayarak tâ Greko-Romen köklerine kadar inip yeni medeniyetin temelini bu antik devrin akliyeci verimleriyle Hrıstiyanlık rûhuna bağlayıp birleştirdi.

Halbuki biz Tanzîmat adiyle bir inkılâbın lüzûmuna inanırken, Avrupa gibi kof ve boş değildik. Şerefli bir mâzî ve medeniyete sâhip bulunuyorduk. Atılacak ve atlanacak taraflarımız olmakla berâber, tutulacak ve tutunulacak taraflarımız ağır basmakta idi. Kuruluş ümid ve çârelerimizi ise asırların ardından sürükleyip getirdiğimiz bu potansiyel teşkîl etmekte idi. Halbuki bütün Şark gibi, biz de Garb’ın madde üstünlüğü karşısında kendi mânâ üstünlüğümüzü, mutlaka elden çıkarılması gereken zararlı bir yük kabûl etmek dalâletini gösterdik.

-Sâmiha AYVERDİ-

(Türk Târihinde Osmanlı Asırları)

Yorum yapabilirsiniz...