Solumak

0
299

Hayat, hakîkatin yetimi…

Hayâtın yetimi de, nefes!

Ölünün nefes alıp vermesi eğer söz konusu değilse, dirilik, ancak nefesle kaim.

O hâlde, ‘’Dâimâ Diri’’ mânâsına gelen ‘’Hayy’’ İsmi her dâim teneffüs hâlinde ve ‘’soluk alıp verebilmek’’,Hayy’in yetimi!

Solumak…

Sıcak havayı dışarı verip, içeriye tâze havayı çekmek.

konuşmayı meydana getiriyor. Konuşmanın vâsıtaları da kelimeler.

Kelimeler olmazsa; sualler cevaplarını bulamaz. İnsanlar, ancak konuşarak anlaşırlar. Daha doğrusu, en ‘’sıradan’’ konuşma aracı, kelimelerdir demeliyiz. İnsanlar, üzerinde konuştukları konu her ne ise, o konuya dâir gerçekler, böylece ortaya çıkar.

Hakîkatin ortaya çıkması, kelimelere bağlı.

Kelimelerin ortaya dökülmesi, nefes almaya… Nefes ise, yaşıyor olmaya, diriliğe bağlı!

Farkında olsak da olmasak da, birbirimizle her neyi görüşüp konuşsak, bir gerçeğin zuhûruna vesîle oluyoruz.

Varlıklara ‘’Rahmanî Nefes’’ adını veren Ulular,’’Gizli Hazîne’’nin ‘’bilinmek isteyişini’’ solumakla îzah buyurmuşlar. Bilinmek isteyen, hakîkatin ta kendisidir. Varlıklar, O’nun soluğudur.

Hayat, bu yüzden hakîkatin yetimidir.

Eğer bir hayat, gerçeği bilmek gayretiyle yaşanmışsa; ancak hayat sayılır. Hayat kelimesinin ilk hecesi olan ‘’Hay’’,zâten diri geçen bir dünyâ hayâtının ancak bu vasıflarla yaşanırsa hayat sayılacağına işâret!

Demek ki ‘’dirilik’’ özelliği, gerçeğin bütün sonsuz türevlerini mânâsında barındıran,’’Hakk’ı bilme’’ derecesine göre yüceliyor. Bu, öyle bir gerçek ki; ezelden ebede kadar beşeriyetin ve cümle varlıkların alıp verdiği her nefesle yepyeni bir gerçek olarak tecellî etmiş ve edecek! Yâni, bir nefes önceki tecellî de hakîkat, bir nefes sonraki de… Ama aslâ birbirinin aynı olmayan, benzersiz, yepyeni bir hakîkat! Bunu; insan, hayvan ve bitkilere göre düşünürsek:

İnsanların ömrü, sınırlı.

Hayvan ve bitkilerin ömrü de öyle…

Demek ki; bizden önceki insanlar da birer hakîkatti, biz de birer gerçeğiz ve bizden sonrakiler de! Ve insan neslini birer ‘’nefes’’ olarak düşünelim; hayvanları ve bitkileri de… Ortaya çıkan, şudur:

Dünyâda görülen ve kaybolan her ‘’şey’’,gözün ve aklın kavrayıp ihâtâ edemeyeceği derecedeki bir ‘’Bütün’’ün parçası, cüz’ü…’’varlık’’ olarak kabûl ettiğimiz her nesne, asıl ‘’Varlık’’ın uzuvlarıdır, organlarıdır.

Kâinat, hayâtını bu gerçeğe doğru sebîl etmiş, koşmaktadır.

Kâinat içinde bir toz zerresi kadar hükme ve hacme sâhip olan ‘’beşer’’,sanki ayak direyip îtiraz etse; bu akışın, bu koşunun hızını ve yönünü değiştirebilir mi?

Hayır!

Ayak direyip îtirâz ettiği takdirde,’’bir toz zerresi kadarcık’’ hacme ve güce sâhip bulunan aynı şahıs; teslim olarak, asıl varlığın bu akışına iştirâk ederse, işte o zaman kâinat kadar büyüyecek ve ‘’âlem’’ sayılacaktır. Ki, âlem olduğuna göre ‘’Ben’’ veyâ ‘’Sen’’ diye evhamdan ibâret bir varlık da zâten söz konusu olmayacaktır.

Hayat, hakîkate ulaştığında, bu yetimlik, bir ebedî Hay olarak dâimâ diri; devr edip duracak… O’nun hükmü, hep yürüyecektir.

Nitekim, yürüyor. Biz, farkında olsak da olmasak da!