Soykırım-2

2
69

Şu sıralar moda olan buluş(!),’’dindar bir nesil yetiştirmek’’dir; Ahlâk sâhibi ve millî değerleri ile donatılmış nesiller değil! İşte bu garâbettir ki, milletimizin İslâm’ı anlayış, kavrayış ve uygulayışında da temelden bir değişikliğe yol açmıştır. Dinle ilgili her alanda bu değişikliği açıkça görmek mümkündür. Ezan’dan Kur’ân okumaya ve kılık kıyâfetten tutun da insan ilişkilerindeki kabalığa kadar artık ‘’Türk gibi Müslümanlık’’ neredeyse yok olmuş ve onun yerine ‘’Araplaşmak, bedevîleşmek’’ anlayışı gelip, yerleşmiştir. Bu ise sebepsiz değildir.

Ülkemiz, son yıllarda ’’değerler kaybını’’ sür’atle ve şuursuzca yaşayan bir memleket olurken, dilde de her kavramın içi boşaltılmış; düşüncenin temel unsuru olan kavramlar boşaltılınca insanımızın tefekkür dünyâsı da îman hayâtı da âdeta ‘’hadım’’ olup çıkmıştır. İşte, gerek İslâm anlayışımızda ve gerekse bütün sosyal-siyâsî mes’elelerde insanlarımızın ‘’millî düşünce’’ye sâhip olamayışı, buna başlıca örnektir. Çünkü siyâsîlerin basîretsiz ve yetersiz oluşları sonucu,’’millî’’ kelimesi ve bu kelimenin çağrıştırdığı her türlü mefhum/kavram, hayâtımızdan çıkarılmış; millî düşünce, millî davranış; ırkçılıkla, ’’milliyetçi olmak’’la aynı mânâya alınıp,–milliyetçilik sanki bir kabahatmış gibi– bunu da ‘’siyâsî bir partiyi tercih’’(!) yerine koymak hatâsına düşülmüştür.

Müslüman-Türk insanına güyâ ‘’ümmetçilik’’ tavsiye eden siyâsîler ve yandaşları, asırlardan beri tertemiz gönüllerle inanıp amel ettiğimiz ‘’Türk Müslümanlığı’’ anlayışını yıkıp indirmişlerdir.

Bunun sonucu olarak milletin din anlayışı ve akîdesi, uygulamadaki bütün değişmelerle

Selefî/Vehhâbî anlayışına dönmeye başlamıştır.( *)

Müslüman-Türk toplumunun karşı karşıya yâhut da iç içe bulunduğu dindeki bu tehlike, diğer bütün tehlikelerden kat be kat büyüktür. Fakat, yalnızca parti menfaatlerini düşünen ve kendi koltuğunun derdine düşen siyâsî kadrolarla bu ve diğer hiçbir tehlikenin önlenmesi mümkün değildir.

—————————–

(*) Selefîlik,Selefiyecilik veya Selefîye, İslâm’da ayrı bir mezhep değildir; Vehhâbiliğin üstünü örtmek maksadıyla kullanılan ve ‘’Selefî’’ sözünün özü ile hiçbir ilgisi bulunmayan sapık bir akımdır. ‘’Selef’’kelimesinin anlamı, ‘’önceki’’ demektir. Sahâbe’ye ve onlara tâbî olan zevâta yâni Tâbiîn’e Selef veya Selef-i Sâlihîn; Selef-i Sâlihîn’in yolunda bulunan müslümanlara da (Ehl-i sünnet) denir. Hicret’in ikinci asrına kadarki dönem için geçerli bir deyimdir. Selef-i Sâlihîn; gerçekte Hadis-i Şerîflerle methedilen, övülen ilk iki asrın Müslümanlarıdır. Kısacası, Selef-i Salihîn, Ashâb-ı Kiram ve Tâbiîn’e verilen isimdir. Bu şerefli insanların îtikadına Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebi denir. Hicret’in dördüncü asrında, Hanbelî mezhebinden ayrılan bâzı kimseler, kendilerine Selefîyyin ismini verdiler. Hanbelî mezhebi âlimleri, bu selefilerin, Selef-i Sâlihîn’in yolunda olmadıklarını, bid’at ehli, mücessime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Burada sözü edilen ‘’Mücessime fırkası’’ için, özetle şu söylenebilir:Meselâ, Kur’ân-ı Kerîm’in, ‘’Allah’ın eli, yüzü’’ ve buna benzer İlâhî sıfatları belirten ifâdeleri, kendi düşüncelerine göre ve konuşma dilindeki mânâlarıyla kabûl etmişler… Böylece Allahü Teâlâ’yı zâtı ve sıfatlarıyla ‘’tecsim eden’’, yâni cisim ve insan şeklinde düşünen bu uydurma selefîler, Kur’an-ı Kerim’de murâd edilen doğru mânâyı anlayamamışlar… Üstelik işin doğrusunu anlatan Ehl-i Sünnet âlimlerinin açıklamalarını da kabûl etmedikleri gibi, ayrıca onlara geçmiş dönemlerde de fikren ve fiilen saldırmışlardır. Daha sonra yedinci asırda, ibni Teymiye el-Harrânî, bu fitneyi tekrar alevlendirmiştir. Kendilerine Selefiye ismini takanlar da, İbn-i Teymiye’yi mezhep imamı bilmişlerdir.


 

PAYLAŞ
Önceki İçerikSoykırım-1
Sonraki İçerikSohbetler 38

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

2 YORUM

  1. Hocam izninize sığınarak… belirtmek isterim ki. “soykırım tabiri bildiğim kadarıyla 2. dünya savaşından sonra Almanya’ nın yahudilere yaptıklarını açıklayabilmek için birleşmiş milletler örgütü tarafından 1948 senesinde ortaya atılmış hukuksal bir terimdir. Sadece bu nedenle bile Ermenilerin 33 sene önce yaşandığını ileri sürdüğü palavralar hukuki açıdan tanımsız kalmaktadır. Tehcir asla da soykırım olarak değerlendirilemez. Kaldı ki tehcir uygulaması tarih boyunca bir çok devletin uyguladığı bir yöntemdir. En acı örneklerden biri de Rusların Kırım Türklerine uyguladığı tehcirdir ki nihai sonucu bu günlerde gündemi yoğun olarak işgal etmektedir. Maalesef birçok kere yazılarınızda da belirttiğiniz nedenlerden dolayı toplumumuz bu olaylara gerektiği şekilde reaksiyon verememektedir. Tarihi olayların yaşandığı bu günlerde şu soru aklıma geliyor. Acaba olaylar mı bizi aciz düşürüyor? yoksa bu olaylar biz aciz olduğumuz için mi başımıza geliyor.?

  2. Sevgili kardeşim Hakan Bey!Gerek bu sitemize ve gerekse diğer sayfalara yaptığınız değerlendirmeler için gönül dolusu teşekkürlerimi sunuyorum.Ve çok şükür sık sık bir araya gelmemize rağmen bu konudaki duygularımı ifadeye fırsat olmadığı için de üzülüyordum.Yazdıklarınız elbette doğru şeyler,Allah bu muhabbetten bizleri ayırmasın.Selâm ve saygılarımı sunuyorum.

Yorum yapabilirsiniz...