Söz Satıcısı

0
44

EFLATUN KALEMDEN HAYÂL HİKÂYELERİ

BİRİNCİ HİKÂYE:

Öğle sıcağında pazar yeri ana baba günü idi. Mevsiminin zenginliği bütün tezgâhlara yansımıştı. Şeftaliler, yaz elmaları, erikler, kirazlar, yeşilleri donanmış karpuzlar, domatesler, biberler, patlıcanlar ..Akla gelebilecek bütün meyve ve sebzeler, bütün yeşillikler taze halleriyle, canlı renkleriyle insanı kendine çekiyor, iştah kabartıyordu.

Büyük ve eski şehrin telaş içindeki ev hanımları, bebek arabalarına koydukları yavrularıyla alış veriş yapan anneler, çocukların elinden tutmuş teyzeler, aylak aylak gezen genç, yaşlı insanlar o gün pazara doluşmuştu.

İhtiyar kadınlar, beli bükük dedeler yavaş yavaş yürüyor, kimileri feri kaçmış gözlerle pek bıkkın bir şekilde tezgâhlara bakmaya gayret ediyorlardı. Fidan boylu birkaç genç kız rengârenk elbiseleriyle salına salına yürüyor, fındıkkıran kahkahaları ve göz süzen bakışlarıyla kendilerince etrafa caka satıyordu. 9-10 yaşlarında görünen küçük kız da beline kadar uzanan lüle lüle kahverengi saçları ile iri yarı, kilolu bir kadının arkasından koşuyordu. Kadın önde hızlı adımlarla yürüyor, neredeyse her adımda birisine çarpıyordu. Niyeti pazarın tamamını dolaşıp her şeyi görmekti.

Bütün bu karmaşa arasında iri kadının omzundan çekiştirmesiyle sürüklenen küçük kız etrafa büyük bir dikkatle bakmaya gayret etti. Son zamanlarda hayatının neredeyse tek gayesi haline gelmişti bu pazar alış verişleri. Okula gitmesi yasaklanmıştı. Sadece bu iri kadınla pazara gelebiliyordu. Haftada bir olan bu evden çıkış onun küçük, sıkıntılı ve bomboş kalan dünyasında renkli bir keşif günü idi.

Bu pazarlarda ne çok insan vardı ve ne çok şey, ne çok renk, ne çok şekil… Küçük, pembe, yuvarlak yüzüne çok yakışan yemyeşil, uzun kirpikli gözleriyle etrafa bakıyor, tezgahta malını anlatmak için gülünç bir şekilde bağıran satıcıları hayretle dinliyordu. Hışırtılı ve derin bir nefes alan iri kadın albenili bir tezgâhın önünde durdu. Küçük kızın omzunu bıraktı. Taze domateslere iştahla baktı. Satıcı ile konuşmaya başladı.

İşte tam o sırada küçük kız birkaç metre ileride o bomboş ve küçücük tezgâhı gördü, ardından da satıcısını. Adam avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Öyle ki bağırırken yüzü kıpkırmızı kesiliyor, boyun damarları şişiyordu:

“-Söz satıyorum! Söz! Söz!.. Söz alan yok mu? Bedava söz satıyorum! Mangır istemem diyorum! Hiç söz alan yok mu şu âlem-i cevahirde!”

Küçük kız hayretle baktı adama….

Hafif kırlaşmış uzun saçları ve kısacık bir sakalı vardı. Uzun çekme kaşları, ela badem gözleri, düz burnu ile güzel teyzesinin erkek hali idi. Üstelik hep gülümsüyordu. Çok sevimli buldu adamı ve merak etti. Söz satılır mıydı ki?

Yavaşça o tarafa doğru yürümeye başladı. Boş tezgâha tam yanaşmıştı ki orta yaşlı bir adam durdu orada. Yanında küçük kızın yaşlarında bir de çocuk vardı. Adam yüzündeki yılışık ifade ile sordu:

“-Ne satıyorsun ağa?”

Satıcı yine gülümseyerek cevap verdi:

“-Söz satıyorum Efendi!. Hem de bedava!”

Adam alay etmeye kararlı idi:

“-Tart şuradan on kilo söz, dedi. Üstelik parasını da ödeyeceğim. Ama neyi satın aldığımı gözümle görmek isterim ha!”

Adamın alayla yayılan dudaklarını, yukarıdan bakan gülümsemesini görünce Söz Satıcısı onun gözlerine baktı. O gözlerde gördüğü şeyden sonra yüzü birden ciddileşti. Hareli göz bebekleri titredi nedense. Yüzü hüzünle gölgelendi sanki. Gülümsemeye gayret etti, edeple konuştu:

“-Beyzadem! Siz bahtiyarsınız değil mi?”

Bir an duraladı adam. Çocuğa baktı. Bu tuhaf, imtihan edici soruyu hiç sevmedi. Evladının önünde alttan almaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Aceleyle diklendi:“-Elbette bahtiyarım. Hem.. Sana ne benim bahtiyarlığımdan.. Haydi, tart şuradan on kilo söz!”

Satıcı ufka bakar gibi uzaklara baktı birkaç saniye:

“-İyi, iyi, dedi. Bahtiyarlığınızı Yüce Allah ebedi kılsın. Ama siz bahtiyarlığınızı elle tutup tartabildiniz mi?”

“-Ne diyorsun sen be, dedi adam hafif bir kızgınlıkla. Hem görmediğim bir şeyi bana satmaya kalkıyorsun, hem de allame kesiliyorsun! Şimdi sen ahkâm kesip beni hesaba mı çekiyorsun?”

Boynunu büktü Satıcı:

“-Aman estağfurullah Beyzadem! O nasıl söz. Ne haddime Efendim. Söz satıyorum. Ama hangi sözü satın alacağınızı siz söyleyeceksiniz, ben de tartıp vereceğim.”

“-İyi iyi, haydi lafı uzatma. Hangi sözü satmak istersen ver ondan birkaç kilo. Ama yine söylüyorum, gözümle göreceğim!”

Satıcı sızlandı:

“-Beyzadem, bana çok ağır bir yük verdin! Yapma, ne olur, sözü sen seç!”

Çocuğunun şaşkın bakışları arasında kahkahalarla güldü adam. Karşısındakinin bu tuhaf, esrük hali pek hoşuna gitmişti:

“-Yok, yok, sen seç. Bak, kaderimi ellerine bıraktım! Haydi, bakalım biç talih kaftanımı.”

Başını yere eğen garip satıcı bir an öylece kaldı. Sonra ciddi bir yüz ifadesi ile adama baktı. Ardından iki boş kasadaki görünmez mallardan dört kürek aldı. Terazide tarttı. Naylon torbaya koyup uzattı:

“-Beyzadem! Size bir okka hüzün, üç okka da sıkıntılı bir sevinç veriyorum. Bunları kısa zamanda zenginlik olarak göreceksiniz. Ellerinizle tutacaksınız.”

Adam duyduğu sözleri bir iki saniye düşündükten sonra bir lahza dondu kaldı. Akabinde aklına gelen düşünce ile müthiş bir ikilem, dehşetli bir çelişki yaşadı. Hemen uzanıp boş naylon torbayı aldı. Ama işte o an aklına gelen başka bir düşünce ile duruverdi. Yüzü utançla kızardı. Satıcının gözlerine bakmak istedi ama yapamadı. Sonra telaşla çocuğunu kolundan yakaladı. Acele ile oradan uzaklaşırken bağırıyordu:

-Çatlak adam, deli bu herif! Bunları niye sokaklarda bırakırlar ki? Tımarhaneler ne güne duruyor?”

Ama küçük çocuk dönüp dönüp Söz Satıcısına baktı. Ardından kendi kendine tuhaf bir ezgiyi mırıldanmaya başladı:

“- La la lay! Söz satarım ben, söz satarım ben!”

Adamın yüksek sesle söyledikleri hakareti duydu küçük kız. Hafızasında hiç istemediği bir sayfa açıldı ve onu keder deryasına çekti. Bu sözleri ne çok duymuştu!

Ardından çocuğun sözleri kulağına gelince hayret etti. Birden gözünün önünde beliren hayal onu daha da şaşırttı. Söz satıcısının çocukluğunu gördüğünü sandı. Ona ne kadar da benziyordu bu çocuk. Kendi kendinden korktu bir an. Bütün ev halkı kendini “deli kız “ diye çağırıyordu bir iş isteyecekleri zaman. Gerçekten de delilik bu muydu?

Aklına gelen bütün düşünceleri hemen kovmak istedi. Hemen kendini toplamalı, konuşmalı, bu düşüncelerden kurtulmalı idi. :

“-Niye kızdı o amca, dedi aceleyle. Ne oldu ki?”

Satıcı sevimli sevimli gülümsedi:

“-Aslında kendine kızdı, kendinden çok utandı. Ama deli bildiği söz satıcısından aldığı haberden de memnun kaldı. Çünkü… Hasta ve yalnız ablasından yüklü bir miras kalacak!”

Bütün bu olanlardan ve satıcının sözlerinden hiçbir şey anlamamıştı küçük kız. Güzel gözlerindeki çocuksu bakışlarıyla tekrar konuştu:

“- Bütün mallarını bitirdin mi? Satacak malın kaldı mı?“

“-Olur mu, dedi Satıcı. Tezgâhım hiç boş kalmaz. Dedim ya Söz Satıcısıyım ben! Herkese, her yaştakine, nineye dedeye, babaya, anneye satacağım sözlerim var!”

Saf saf sordu kız bütün küçük çocuk merakıyla:

“-Ya çocuklar? Onlara da söz satıyor musun?”

“-Elbette. Sevgi satarım, huzur, iyilik satarım, güzellikler satarım. İlim satarım, başarı satarım..”

Küçük kız geriye dönüp iri kadına baktı. Kabak pazarlığı yapıp tezgâhtaki adamı paylıyordu. “Vaktim azalıyor “ diye telaşla düşündü.

“-Onlar bana lazım değil, dedi aceleyle. Şimdi çağırır beni. Bana lazım bir şey sat.”

Bu sözleri garipsedi adam. Kızın sesindeki hüzün yüreğini deldi geçti. İkirciklenerek sordu:

“-Küçük kız. Sana en güzel sözleri satmak istedim. Ama almıyorsun. Senin işine ne yarar ki?”

Tezgâhın üzerinde bıkkınlıkla dolaştırdı gözlerini kız:

“-Saf, sıcacık sevgiye ulaşmak için ne gerekiyorsa onu sat bana.”

Satıcının içi bulanıp sordu, ama cevabı biliyordu:

“-Sence saf, sıcacık sevgi nedir?”

Uzaklara baktı lüle lüle saçlı kız:

“-Annem beni okşayıp severken derdi ki yavrum ben seni sevgilerin en safıyla, en temiziyle seviyorum. Benim sevgim sımsıcacık anne sevgisi. İşte ben bu sevgiye kavuşmak istiyorum.”

Adam gözlerine hücum eden yaşı durdurmak telaşıyla yutkundu:

“-Ama… Ama biliyorsun değil mi? Annen ötelerde..Yani… annen..”

Küçük kız büyük bir soğukkanlılıkla Söz Satıcının sözünü kesti:

“-Söylemesi zor değil mi? Annen öldü diyecektin ama diyemedin. Sence ölüm nedir Söz Satıcısı?”

Adamın sesi adeta bir ümitsizlik çığlığı idi:

“-Bu yaşta bu soruya ne gerek! Ne yapacaksın ölümü.. Ben sana sevgiler satmak istiyorum.”

“-De bana Söz Satıcısı, diye fısıldadı küçük kız. Ölüm nedir? Ölümün sırası var mıdır ?

Adam kızın yüzüne bakakaldı bir an. Günlerdir ilk defa çok şaşırdığını düşündü. Kızın gözlerinde gezinen sırlı pırıltıları anlamaya gayret etti:

“-Ölüm bütün sırların anahtarıdır bence. Soluk renkli hayal dünyasından ışıl ışıl hakikate geçiştir ölüm, küçük kız. Ölüm, özün özle buluşması, canın cananına kavuşmasıdır. Ölümün sırası yoktur. Zamanı gelince gider insan. Beden kafesini bırakır, ruhu hürriyete kavuşur İnşAllah.. Ama sen ne yapacaksın bu zor konuları. Gel, sana sevgi ve iyilik sözlerini satayım ha?”

Kız üsteledi:

“-Demek ölüm özün özüne kavuşması, özünden ayrı kalan özün kendiyle buluşması öyle mi? Ya zaman? Zaman nedir, üç yaş, beş yaş, yirmi yaş, yüz yaş nedir? Annemin anlattığına göre Sultan Süleyman bin yıl yaşamış, Süleyman’ın zamanı ile benim yaşım kaçtır? Ben mi yaşlıyım Sultan Süleyman mı? Benim yaşımla Süleyman’ın zamanını de bana?”

Söz Satıcısının ruhu sıkıldı, kalbi acıdı, gönlü buruldu. Sesi inledi:

“-Ah!.. Küçük kız, bu sözler senin neyine? Ne diye bilmece içinde bilmece sorarsın. Büyü de gel, sana o zaman anlatırım Sultan Süleyman’ı hem de zamanını!”

Hafif bir çığlıkla direndi küçük kız:

“-Haydi..Vaktim yok! Söyle bana Söz Satıcısı, hangimiz yaşlıyız sence? Sultan Süleyman mı, ben mi? Bana öyle geliyor ki çok uzun yaşadım ben. Anlat ne olur! Ama sakın beni çocuk gibi görme. Evet, yaşım küçük ama değme büyüklerden çok çile gördüm ben. Bana içinden geldiği gibi anlat. Seni anlarım ben!”

Adam bu defa şaşkınlık tepelerinin şahikasında karar kıldı. Hayretle bağırdı:

“-Yapma, sakın yapma küçük kız! Konuşma, sırrını faş etme! Ben bir söz ediverdim, adım divaneye çıktı. Sus! Seni kimse duymasın!”

Omuzlarını silkeledi kız:

“-Haydi söyle bana.. Zamanı anlat. Haydi vakit iyice daraldı!”

“-Zaman bir gölgedir, diye fısıldadı satıcı. Onun içinden geçtiğini, onunla can bulduğunu sanır âdem oğlu. Ama aslında geçtiği hiçbir şey yoktur. Düşünebilir misin gölgeyi yakalamayı veya gölge bir evde canının güvende olmasını.. Gölge üzerinden gelip geçtiğinde ezel ve ebedin hakikati karşında durmakta olduğunu aşikâre görürsün!”

“-Yani… Asıl olan gölge üzerinden geçerken o koyu gölgenin ardındaki hakikati sezebilen, hatta seyreden için zamanın bir değeri yoktur değil mi? Ha iki gün, ha bin yıl.. Sonunda aynı akıbet değil mi bizi bekleyen?”

“- Evet, ama gölgenin geçişi sırasında neleri hazırladığın çok mühim! Canana kavuşmak için onu gölge sırasında durmadan yad edip adını anmak, seyrettiğin gerçekle içiçe yaşamak gerek. Dünya denen yalancı sevgiliye kapılıp masumluğa kara çalmamak lazım!”

“-Ya çocuk masumluğu bitmeden gölgeyi geçersek?”

“-Her âdem bu sırra ulaşamaz, yalan dünyadan kolay geçemez küçük kız. Şu pazarda şu yalan dünyadan geçecek bir can göster. Yok ki!”

Küçük kız sırlara gülümsedi:

“-Niye olmasın ki ! Bilesin ki en azından bir tane var..”

Satıcı kızın gözlerindeki kader macerasını fark edip kederle içi titredi:

“-Bak! Bir deli yeter bu pazara. Haydi vaz geç bu büyük sözlerden. Ben sana zenginlik satayım, güzellik ve mutluluk satayım.”

“-Yok, yok, diye sözünü kesti adamın küçük kız. Bana kavuşma sat. Anne sevgisi, anne kucağı sat!”

Durdu satıcı. Hüzünle baktı küçük kıza. Gözlerinin içine. O gözlerde küçük kızın gönlünü gördü. Kalbini yakan hasret ve aniden gelen ayrılığı , yüreğinde iz bırakan eziyetleri gördü. Beyninde sayfa sayfa açılan hatıra defterlerindeki acıları yaşadı bir an. Silkinerek kendine gelmeye çalıştı. Sonra elinde olmadan fısıldadı:

“-Yapma küçük kız! Sana direnmeyi, başarıyı, hayata karşı dik durmayı satmalıyım!”

“-Hayat mı? Hayat ha? Yani şu gölge altında yaşanacak yalancı mekân serüveni! O hayat sevgisiz nasıl yaşanır ki, dedi küçük kız. Sen bana kavuşmayı, anne kucağını, anne sevgisini ve o kucaktaki huzuru sat! Sen bana başarıyı satarsan başarılı olurum belki, ama sevgisiz, bomboş ve bekli de çok fakir olan başarı neye yarar ki?”

Söz Satıcısı melul melul baktı gözlerine küçük kızın. Israr etmeyi denedi:

“-Bak küçük kız! Hayat çok güzel olabilir. İstersen gücü satayım sana, kuvvetli olmayı. Hem.. Sevginin bin bir şekli var. “

“-Ama… Ben anneme kavuşmak istiyorum..Ben daha çok küçüğüm. Başka sevgiler bilmem. Tek sevgi biliyorum ben. Özlediğim tek şey anne kucağı, annemin kokusu. Bana kavuşma sözünü sat. Haydi..Ne olur?”

Çaresizce başını önüne eğdi satıcı. Tezgâhın altından boş kasayı çıkardı. Görünmez maldan küçücük bir kürekle azıcık alıp ufacık süslü bez torbaya doldurdu, küçük kıza uzattı.

Kız tam torbayı almıştı ki kadının sesi duyuldu:

“-Gel buraya! Ay! Yine nereye kayboldun? Tut şu torbaları, düş önüme!”

Boynunu büktü küçük kız. Göz göze geldiler. Kızın gözlerindeki teslimiyeti gören satıcının yüreğini hüzünler sardı. Ama tuhaf bir rahatlamayı, garip bir dinginliği de hissetti. Küçük kız gülümsedi:

“-Sağ ol dedi, Satışların bereketli olsun.”

Sonra kadının uzattığı, neredeyse kendisi kadar büyük olan torbaları yüklendi.. Zorlanarak yürümeye, caddeyi boydan boya geçmeye başladı..

Tam o sırada koca yük kamyonu ara sokağı dönüp caddeye çıktı.

Söz Satıcısı gözlerini yumdu bir an. Sonra yanaklarından süzülen yaşları elinin tersiyle sildi. kederle tekrar bağırmaya başladı:

“-Söz!… Söz satarım ben! Alan yok mu? Söz!…Söz! Bedava söz satarım!”

Yan tezgâhtaki elma satıcısı ona baktı, kahkahalarla güldü. Eliyle müşterilere gösterdi:

“-İyice dellenmeye başladı garibim, Bir ağlıyor, bir gülüyor. Ama hepimizi eğlendiriyor. Bu Söz Satıcısı olmasa nasıl güleriz bilmiyorum!”

Suzan çataloluk

0.44

10.10.09

Cumartesi

PAYLAŞ
Önceki İçerikBen de Bil O Aşkı
Sonraki İçerikAteş Ağacı 3

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...