Târih, Dil ve Irk Özellikleri ile Ermeniler

0
193

Asırlar boyu asla bütünlük göstermeyen, millî ve devamlı bir varlık olamayan Ermeniler hakkında tarihin kaydettiği hükümleri aktarmadan önce, “Ermeni” kelimesinin üzerinde kısaca duralım.

Sadi Koçaş, “Tarih boyunca Ermeniler ve Türk Ermeni İlişkileri” isimli kitabında şu bilgileri vermektedir:

“… ilk defa M.Ö 521’de Daryüs kitâbesinde ARMENİ “yukarı memleket” şeklini almıştır”.

Dede Korkut Oğuznâmeleri’nde, bölge halkı ve târihi ile ilgili geniş bilgi verildiği halde “Ermeni” kelimesi hiç geçmez. Ermeni ve Ermenistan adı, bugün Ermeni denilen milletin yerleştiği ülke anlamında değil, Anadolu gibi, Mezopotamya gibi sadece bir coğrafi bölge adı olarak kullanılmaktadır. Bunu eski ve yeni birçok Ermeni târihçileri de kabul etmektedir. Ermeni adını kullanan bütün târihî kayıtlar belirli bir ırkı değil belirli bir bölgenin halkını anlatmak istemiştir. Dolayısıyla Ermenistan adı bölgeye bugünkü Ermeni toplumu gelmeden önce kullanılmıştır.

Batı dillerinde bölgeye Armenia adı verilmiş, bizde de, Meşrutiyet’ten sonra Fransızca’dan tercüme edilerek, ilk defa Ahmet Cevdet Paşa tarafından “Ermeni” kelimesi kullanılmıştır. Ayatefanos Antlaşması ile ilk defa Ermeni ismi milletlerarası bir metinde zikredilmiştir.

Ermeniler’in aslının ne olduğu, kökleri hakkında çok değişik ve birbirlerini tutmaz iddialar mevcuttur. Bu iddialar, özetle şunlardır:

1.Ermenileri Nuh Peygamberin soyuna dayandıran görüş; bu görüşe göre Ermeniler Nuh’un torunu olan Hayk’tan gelmektedir. Bâbil’den gelen Hayk ile, Balkanlar’dan gelen Armenler’den çıktıkları da iddia edilir.

2.Ermenileri Urartu Bölgesini işgâl eden bir Trak-Frig soyuna dayandıran görüş; Ermeni tarihçiler arasında en çok benimsenen bu teoriye göre, Ermeniler Balkan Kökenli ve Trak-Frig soyundandırlar.

3.Ermenileri Urartulara dayandıran görüş;

4.Ermenileri Güney Kafkas ırkı olarak kabul eden görüş; Ermenilerden ilk söz eden Dara’nın “Ermenileri yendim!” derken yer olarak Kafkasya’yı kast ettiği görüşüdür. Ne var ki Ermenilerin diğer Kafkas ırklarıyla ilgisi yoktur.

5.Ermenileri bir Turan ırkı olarak kabul eden görüş; Ermenileri bazı Türk ve Azerî boylarıyla kültür ve gelenek akrabalığına ve dildeki benzerliklere dayandırmaktadır.

Ne var ki Ermeniler, Hititler’in torunları oldukları, Hayasa ahalisinden, Hayastanlı (Ermenistanlı) dan gelme oldukları iddialarını da ne ispatlayabilmekte ve ne de içinden birine sahip çıkabilmektedirler.

Zengezorlu (Karabağlı) bir Ermeni olan Prf. Nikolas Adontz ise Yunan müelliflerinin kaydını doğru bularak, Ermeniler’in, Frigler’in bir kolu olarak M.Ö.7. asır ortalarında Urartu bölgesine geldiklerini kabul ediyor. R.Grousset’in de bu düşünceyi benimsediğini görüyoruz.

1951 sonbaharında İstanbul’da toplanan “12. Müsteşrikler Kongresi” ne Avrupa ve Amerikalı Ermeniler’den kadınlı-erkekli beş kişinin yolladığı “tebliğ”lerde, Ermeniler’in Hititler’den geldiği tezi müdafaa ediliyordu; fakat tebliğ sahipleri İstanbul’a gelmemişlerdi.

Ermenileri, “Hayk Efsanesi” bakımından Sâmi, dillerine göre İranlı, antropoloji araştırmalarının çıkardığı sonuçlara göre de Turanlı (Asyanik) saymak gerekir.

Yıllardan beri kendilerine millî bir geçmiş uydurmaya çalışan ve ilim açısından da yabancıları tatmîne çalışan Ermeniler’in gerçek kökü ilim çevrelerince hep ihtilaflı ve şüpheli kalmıştır.

Ermeni aydınlarının bu konuda en az 90 yıllık gayreti olmasına rağmen, kendi hesaplarına sağlam bir netice bir türlü doğmamıştır.

Ermeniler,İran dillerinden, hissedilir derecede farklı bir dil konuşurlar. Irkî özellikleri açısından bir Ermeni bir başkasına benzemez.

J.Deniker ise, Ermenileri İran grubundan sayıyor. Yoğun olarak Van Gölü, Ağrı Dağı eteklerinde yaşadıklarını, geriye kalanların dağınık bir şekilde güneybatı Asya, Kafkasya, Güney Rusya’da yaşadıklarını söyledikten sonra:”Ermeniler, maddî birçok unsurdan meydana gelmiş ve karışık bir ırk kitlesidir”, diyor.
W.S.Monroe; “Ermeniler,ırk bakımından İranlı, Kürt, Beluç ve Çingenelerle hısımdırlar… Yahudilerle fizikî ve ruhî birçok müşterek tarafları vardır. Kendilerine “Hıristiyan Yahudi” veya “vaftiz edilmiş Yahudi” denmesinin sebebi budur”, diyor.
Belki de bu psikolojiyle, Ermeniler, Nazi zulmüne uğrayan Yahudiler’e özenmekte ve Türkler tarafından soykırıma uğramış olmanın hayâliyle kendi cinayet ve ihânetlerini gizlemeye çalışmaktadırlar.

Dinleri:

Ermeniler, Milattan sonra beşinci asrın ortalarında Hıristiyanlığa sıkıca bağlanmış, daha doğrusu, Büyük İskender ve peşinden de “Arsas” idaresindeki Partlar, Ermeni kavmine, Hıristiyan dinini kabullenmeleri için ağır baskılar uygulamışlardır. Sözünü ettiğimiz asrın ilk çeyreğini tâkip eden tarihlerde sahneye İranlılar çıkmış ve bu sefer de onlar, Ermenileri ateşperest yapmaya çalışmışlardır. İşte, Ermeniler, oldum olası hâkim devletlerin elinde ve idaresinde kalmış, tarih boyunca da en rahat imkânları Türkler tarafından elde etmişlerdir.

Ermenilerin İlk Siyâsî Varlıkları

Ermenilerin siyâsî varlıklarıyla karşımıza ilk çıkışları V. yüzyılda küçük prenslikler hâlinde olmuştur. Büyük bir krallığın varlığından söz edilemez. M.Ö 4.yy sonlarında, Ermenilerin yoğunlukta olduğu bölgenin İran ve Bizans devletleri arasında taksim edildiğini görüyoruz. İşte bugün, Ermenice’de olan bir sürü Farsça kelimenin o zamanlardan kaldığı anlaşılmaktadır.
Yine M.Ö. 6.yy’ da Ermeniler tamamen Bizans egemenliğine girmiştir

VII. yüzyılda Müslüman-Arap ordularının, Anadolu’nun doğusunu istilâ etmesi sonucunda, VIII. yüzyılda bütün Ermeni dünyası halîfeleri tanımıştır.

Ortodoks mezhebine mensup Bizans İmparatorluğu hâkimiyeti altında bulunan ve onlardan farklı bir mezhebe, Gragoryen mezhebine mensup oldukları için eziyet gören Ermeniler, Abbasilerle yakınlaşmışlardır. Abbasiler’in Ermenilerle yakınlaşma sebebi ise; Bizans’la arasındaki sınırı oluşturan topraklar üzerinde Ermenilerin bulunuyor olmasıdır.

Abbasiler döneminde halîfelerin Ermeni krallıkları üzerinde hâkimiyeti oldukça fazladır. Ermeni krallıkları da onlara bağlılıklarını sık sık göstermişlerdir. Hattâ ileride Ermeni devletinin de temellerini oluşturacak olan Bağratilerin kralı II. Aşot’a 826’da, Abbasi halîfesi Mutâsımillah tarafından, “Ani Hâkimi” anlamına gelen “Şehinşah” lâkabı verilmiştir. II. Aşot da buna karşılık; 855-856 yıllarında halîfeye olan bağlılığını bildirmiştir. Bunun üzerine, dönemin halîfesi Mutemidbillah ona “Kral” unvanıyla birlikte taç ve hilâfet göndermiştir. Bu olay Ermeni tarihinde büyük önem taşımaktadır.

Bütün bu olaylardan sonra II. Aşot, artık Ermeniye ve Gürcistan’ın prensler prensi ve kralı unvanları ile anılmıştır. Bu dönemden sonra Ani’de Bağratî Krallığı dönemi başlamıştır. 952-953’te, III. Aşot Ani’yi krallığın Başkenti yapmıştır. (Urfalı Mateos, 1987:13,15,68)

11′ inci asırda, Ermenileri Selçuklu Türkleri’nin idâresi altına girmiş görüyoruz.12′ inci asırda, Ermenilerin Ermenistan dediği bölgeyi Gürcistan istilâ etmiş, bir sonraki yüzyılda ise aynı yerleri Moğollar ele geçirmişlerdir. İşte bu sıralarda, Ermeniler zâten darmadağın bir haldeydi. Büyük bir kısmı, Kilikya’ ya yerleştiler. Meşhur Haçlı Seferleri’ nin başlamasıyla da, Kilikya, adı geçen orduların Kudüs’ e geçişinde en önemli bir “kapı” durumuna gelmiştir. İşte, ne zaman söz konusu edilse; mutlaka, Kilikya’ da cedlerinin yaşadığını ve bu bölgenin anavatanları olduğunu iddia eden Ermenilerin Kilikya’daki hayatları böyle başlamıştır. Yani, bilhassa Bizans’ ın uyguladığı politikalarla zorâki göç eden Ermeniler, Bizans’ a duydukları öfkeyi son asırlarda unutmuş görünüyorlar.

Yıllar yılı Bizans’ ın tahakkümü altında inleyen Ermeniler, Anadolu’ nun yeni sahipleri olan Selçuklu Türkleri’ nden de insanca muamele gördüler; dinî,sosyal ve ekonomik bakımlardan tam bir özgürlük buldular. Ne var ki, Bizans’tan intikâmını alamamış olan Ermeniler, genel karakterleri icâbı, Selçuklu Türkleri’ ne de teşekkür (!) den geri durmamışlardır.

M. Fuat Köprülü (Türk Edebiyatının Ermeni Edebiyatına Tesiri, Sayfa: 251) isimli eserinde şöyle diyor:
(Kilikya Ermenileri, fırsat buldukça Akdeniz kıyılarındaki Hıristiyanların yardımı ile isyan ederler,fakat daima yenilirlerdi. (….) Selçuklu hükümdârları tarafından, yolların açılması ve ulaşımın güvenli şekilde sağlanması hususunda sınır görevlilerine emirler gidiyordu. Kendi yönetim alanları içindeki Ermenilerin iktisadî hayatlarının bozulmaması için,Selçuklu hükümdarları bu tüccarların çalınan mallarını mutlaka ödüyorladı. Ve bu ülkede ölen yabancı tüccarların geride kalan mallarını mutlaka ölenlerin kendi mirasçılarına bırakıyorlardı. Selçuklu Türkleri ile Ermenilerin ilişkisini kuvvetlendiren sebeplerden biri de Selçuklular’ ın bu dürüst siyâseti idi.)

*IX. ve X. yüzyılda Bağrati Krallığı’nın Başkenti

Kâzım Karabekir, Ermeni Dosyası

Sperck, 1993, sf:318

Kars Tarihi, Kırzıoğlu M. Fahrettin, Işıl Matbaası, İstanbul-1953

Yorum yapabilirsiniz...