Yahya Efendi

0
47

Evliya Çelebi Seyahatname’sinde, Beşiktaş yamaçlarındaki yemyeşil bir bölgeyi söyle tasvir eder: Burası, içine asla güneşin tesir etmediği ulu bir gölgeliktir. Çınar, söğüt, servi ve ceviz ağaçlarıyla dolu bir vadıdir. Akan pınarları vardır, envai çeşit kuşlar ötüp durur. Gezenlerin gönlünü açan bir mesire yeri olarak da ziyaret edilir .. İşte burayı satın alıp hayat veren kimse, Yahya Efendi adlı bir gönül eridir. Bu tür insanları yetiştiren sistemin geleneğinde vardır; onlar uygun buldukları yerlerde mekan tutmuşlar, bir yandan irşada ve eğitimle uğraşırken, bir yandan da bağ bahçe yetiştirerek en güzel meyve ve mahsulü elde etmeye Çallı§ml§laldır. Tarihimizde bu kimse1ere “Kolonizatör Türk Dervişleri” de denir.

Yahya Efendi 1484’te Trabzon’da doğdu. O sırada Şehzade Yavuz Selim Trabzon’ da validir. Yahya Efendi ile aynı haftada bir çocuğu doğar. Bu, geleceğin Kanuni Süleyman’ıdır. Rivayete göre Şehzade Süleyman, Yahya Efendi ile süt kardeşidir. Annesi Afife Hanım Yahya ile birlikte Süleyman’ı da emzirmiştir.

Yahya Efendi ilk tahsilini Trabzon’ da yaptı. Daha sonra İstanbul’a geldi, Zenbilli Ali Efendi’nin yanında öğrenimine devam etti ve ondan icazet/diploma aldı. Kanuni Süleyman padişah olduğunda, Yahya Efendi bir çok yerde görev yapmıştı, nihayet Sahn~ı Seman Medreseleri’nde hocalıkta bulundu. Süt kardeşi olan padişahla arası iyi olduğundan, ihtiyaç sahibi bir çok kişiye padişah ve yönetim nezdinde aracılık etmiştir. Hükümdarın hoşlanmadığı bir konuda da vasıta olması dolayısıyla erken emekli edildiği söylenir.

İşte böylece Yahya Efendi, Beşiktaş yamaçlarındaki araziyi satın alır. Burada mescit, çeşme ve tekke inşa ettirir. Etrafta bulunan halka da ilim ve irşadla hizmet eder. “Beşiktaşlı” denmesinin sebebi budur.

Yahya Efendi şiirlerinde “Müderris” mahlasını kullanmıştır. Bir beyti şöyledir:

“Hep gelenler yana yana gitti dünyadan

Şimdi nöbet bana geldi döne döne yanayım. “

Beşiktaş’taki tekkesi, civardaki halk için bir uğrak yeri oldu. Bir çok öğrenci yetiştirdi. Ziyaretçileri arasında ilim adamları, yöneticiler, fakir kimseler, hastalar, özellikle gemiciler bulunurdu. Cömert, şefkatli, iyi huyluydu, nefesi hastalara şifa idi. O zamanın İstanbul’una göre, Yahya Efendi’nin dergahı, nisbeten uzak, ıssız ve zahmetli bir yer sayılırdı. Bu sebeple Kanunî Süleyman, süt kardeşi Yahya Efendi’ye geri dönmesini söylemişse de o, zorluklara katlanmadan olgunlaşılamıyacağını belirtmiştir.

Yahya Efendi burada kendi eliyle ekip diktiği bağ ve bahçelerin meyvesiyle, yetiştirdiği hayvanların ürünleriyle hayatını sürdürdü. Onun bu tarzdaki yaşayışı, çevredeki gayrimüslimlerin ilgisini çekti, sohbetleriyle bir çoğunun hidayetine vesile oldu.

Rivayete göre Balaban adındaki Hristiyan çoban, koyunlarından bir kaçını kaybeder. Bir hayli arar, sonra tekkeye gelir. Yahya Efendi çobanın yorgun ve aç olduğunu görünce, kendisine ekmek, tereyağı ve bal getirir ve şöyle der:

“İşte sana tereyağı, mumlu bal, taze nân

Diler isen yağa ban diler isen bala ban. “

Beyitteki “bala ban” ifadesi aynı zamanda çobanın adı olduğundan, onun hoşuna gitmiş, gördüğü güzel davranışın da etkisiyle müslüman olmuş ve bulunan koyunlarını tekkeye bağışlamıştır. Yahya Efendi çobana olan iltifatını, çobanlığın peygamber mesleği olduğunu söyleyerek tamamlar:

“Ey Müderris ola gör raîi bugün bunlara sen

Enbiya zümresi hep aleme çoban geldi. “

***

Yahya Efendi 1569 yılında vefat etti. Namazını Süleymaniye’ de devrin şeyhülislamı Ebussuud Efendi kıldırdı. Beşiktaş’taki kabrine defnedildi. Türbesini daha sonra Mimar Sinan yaptı. Gittikçe genişleyen Yahya Efendi külliyesi mübarek bir mekan olup her zaman ziyaretçileri bulunmaktadır.

Yahya Efendi’ nin küçük bir Dıvanı vardır. Şiirlerinden bazı beyitler şöyledir:

“Adım adım paye~i aşka basaldan fıtratım

Hamdü lillah gün be gün durmayıp arttı devletim.

Devr-i aşkın ben Müderris hatemü’l uşşakıyım

Giyemez kimse sonunda hırkam ile kisvetim.”

Allah’ın isimlerinden biri de “Hû” ismidir. Bu konuda Yahya Efendi şunları yazar:

“Ehl-i derdin derdine derman Hu, tekrar-ı Hu

Sır nedir ki inletir aşıkları ezkar-ı Hû

Bağ~ı Hû’da bülbül isen dur beri efgana gel

Kim bahar-ı Hû erip oldu zemin gülzar-ı Hû

Kılma beyhude kelamı Hû’ya sarfet ömrünü

İrgüre ta sırr~ı lahuta seni efkar-ı Hû

Katıdır taştan Müderris kalbin, eğer Hû deyip

İnlemezsen, gayretin yok, inletir dağları Hû.”

———————–

(*)Prof.Dr.Mehmet DEMİRCİ,Gönül Dünyâmızı Aydınlatanlar,Mavi Yayıncılık-2005 İst.

PAYLAŞ
Önceki İçerikMahalle Kavgaları
Sonraki İçerikGözyaşı Farkı

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...