Yasak Bölgeler Ve

0
48

Mahallenin çocukları birkaç kişiden çok korkardı. Bunların başında Marisa ve Sait Ağa gelirdi.

Marisa’dan korkardık… Çünkü evinin bahçesine kaçan – o da çok sık kaçardı – topumuzu keser… Kestiği bir tarafa acı acı bağırarak yedi mahalleyi ayağa kaldırırdı.

O bize bağırdığı için, akşam eve gelen babalarımız da durumu öğrenip, bir boy da onun tarafından azarlanırdık:’’Allah’ın garibini neden kızdırdınız’’ diyerek. Hele kaçan topun kesileceğini bilerek duvardan atlayıp Marisa’nın bahçesine girmek ise, intihar teşebbüsü gibi bir şeydi. O çelimsiz, sıska Rum kadını da… nereden anlardı bahçeye girdiğimizi; bir türlü akıl erdiremez ve hayret ederdik. Zîra evde bulunmadığı hâlde, gelir gelmez durumu fark eder ve çığlık – kıyâmet feryâda başlardı.

Belki bu derece ‘’yasaklı’’ bir yer oluşundan dolayı Marisa’nın bahçesi bize pek esrârengiz ve çekici gelirdi. Bir gün bu bahçede ‘’meşrû olarak’’ oynarken – çünkü annem ve diğer hanımlar orada misâfirlikteydiler – bacağımı kırmış, bir başka gün de başımı yarmıştım.

Herhangi bir ‘’zekâ özürlü durumum’’ söz konusu olmadığı hâlde, yumruk büyüklüğündeki taşı havaya fırlatıp, sonra da sanki futbol topuymuş gibi ona kafa vuruşumu aslâ ve aslâ unutamam.

O anda, aklımın ‘’kısa devre’’ yapmış olduğunu düşünüyorum.

Bir de şunu:

Şimdiki hocaların ceplerinin çok küçük olduğunu..Yâhut şimdiki hocalar şekerin tadını bilmiyor.Eğer cepleri yeteri kadar büyük olsaydı ve şekerin tadını da bilselerdi çocuklarla hocaların arasında bir sırlı muhabbet bulunurdu.

Bizim mahallede her gün en az iki defâ elini öptüğümüz ve bu iş için birbirimizle yarıştığımız bir Aktakke vardı; yaygın adıyla ‘’Aktakkenin Hâlit Hoca’’!

Biz, onun adının Hâlit olduğunu dahi bilmezdik ve merak da etmezdik. Sâdece elini öper ve onun elini öpebilmeyi bir ayrıcalık sayardık. O,bize göre ‘’ermiş’’ biriydi. Resmen yolunu gözler ve o anda hangi oyunla ne derece tatlı bir dalgınlık içinde olursak olalım; kendisi görünür görünmez, oyunu bırakır ve koşardık. O da bize mutlaka şeker ikrâm ederdi. Cebinden şekerin, dilinden duânın ve nur yüzünden de tebessümün eksik olduğunu hiç kimse görmemiştir.

Bu ‘’tören’’,her namaz öncesi ve sonrası tekrarlansa bile âdeta bir ibâdet ciddiyetiyle sürüp giderdi. Ve aslâ bize vereceği şekerlerin câzibesinden ibâret değildi bu ilgimiz.

PAYLAŞ
Önceki İçerikMusa'dan Mektup Var
Sonraki İçerikKendime Mektuplar 5

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...