Yunus ve Bugün

0
29

-Sâmiha AYVERDİ-

Bir devir düşünelim ki, siyasî, içtimaî ve ikti­sadî ip uçlarını kaçırmış, böylece de maddesi ve mânâsı, düzenini, nizâmını, şirâzesini kaybetmiş ol­sun. İşte Selçuklu Devletinin, can çekişir olduğu 13 üncü asırda, devlet ve cemiyet bünyesi, böyle bir iflâsın kargaşalığı içinde bunalmış ve şaşırmış bulu­nuyordu. Öyle ki çeşitli müşküllerin icbâriyle elden ele geçen, kime efendi kime kul olacağını bi1me­yen şaşkın ve muztarip bir halk kütlesi, müsbet veya menfî her türlü cereyanın gelişmesine müsait bir vasat teşkil etmekte idi. İşte bu yüzden, dinle de, tasavvufla da ilişiğini kesmiş bir kızılbaşlık cer­yanı, büyük kalabalık arasında kolaylıkla inkişaf zemini bulmuştu. Selçuklular’ın çöküş devirlerine rastlayan ‘bu batınî karakterli ceryanların kuvvet­lenip yerleşmesinde Moğol istila ordularının yarat­tığı içtimaî sefalet payını da göz önünde tutmak icâb eder.

Kalendenler, Hayderîler, Saltuklar ve Baraklar gibi yanlış tefsir edilmiş bir melâmet felsefesine dayanan diğer zümre ve cemaatler de yine, içtimâî bünyenin aksülamelini ve hastalık mihraklarını teş­kil etmekte idi.

Basit halkı, hem bir teşkilâta mal etmek sure­tiyle cezbeden, ona bir ümit ve istinad noktası olarak görünüp gözünü boyayan hem de dinin kayıt ve külfetinden azâde tutarak mensuplarına, tehlikeli bir hürriyet vaad eden batınî inanış, din ve ta­savvuf otoritesini, dolayısiyle de kütlenin imân bağ­larını zayıf düşürmekte idi.

Fakat bütün bu menfî cereyanlara rağmen, Müslümanlığı bir sünger gibi emip bünyesinde hazm ve temsil ettikten sonra onu, tasavvuf kalıbı içinde tekrar İslâm âlemine iâde etmiş olan bir sünnî mu­tasavvıflar kafilesi de vardı ki, işte YÛNUS, bu îmân ordusunun başında gelir.

İhtilaller, çözülüşler ve dağılışlar, yeni bir ter­kibin müjdecisi demektir. Yeterki cemiyetin bozulmuş düzenini kendi dört başı mâmur düzeninin po­tasında yeni baştan kaynatıp bir yeni nizam ve âhen­ge isal edecek kudrette gerçek rehberler zuhur et­sin.

Kul sıkılmayınca hızır yetişmez kavline göre, kütlelerin de başı darda kalıp ölüm-dirim çârelerini şiddetle arar oldukları bu ihtiyaç anları, İşte o mü­rebbî ve büyük insanların zuhûruna adeta tabiatın bir zorlaması bir gizli talebi ve cevâbı demek olur.

Böylece, Yûnus’un yaşadığı topraklar ve yaşa­dığı devir, devlet ve cemiyet hayatının bulanık ve karışık olduğu kadar, ihlâslı ve kararlı bir kurta­rıcıyı şiddetle beklediği bir devirdi de. Nitekim za­manın ve mekânın bu gizli talebi, müşahhaslaşarak mukadderat ufkundan güneş gibi doğmakta gecikmeden ve çökmek üzere olan bir imparatorluğun köhne sinesi; bir taraftan Mevlana Celâleddin Rûmî, diğer taraftan ise Yûnus Emre gibi iki erişilmez şâhikanın zuhûruna şâhit oldu.

Yûnus’un iki mühim cephesi bilinmektedir: Şaâirliği ve dervişliği.

Burada, san’atkar Yûnus’u bir tarafa koymak istersek, ancak san’atının estetik ve teknik taraf­larını geçebiliriz. Halbuki bu san’atın estetik tarafı ile aksiyoncu derviş tarafı, bir kılıcın iki yüzü gi­bi, birbirinden ayrılmaz tek bütündür. Zira îmân adamlarını san’atlarından tecrid ederek mütalaa et­tiğimiz takdirde, gövdeyi baştan ayırmış oluruz.

Şüphe yok ki san’at ve îmân hayatımız, asır­lar boyu pek çok popüler halk şâiri yetiştirmiştir. Lakin bunlardan hiç biri, Yûnus’un vâsıl olduğu zirveye tahtını kurup yedi yüz yıldır oturur olma­mıştır.

Zaman kalburu işini bilir. Kendisine tevdi olu­nan her kıymeti, bıkıp usanmadan âheste âheste eler durur. Düşene dur demez, kalanı da silkip atar. Dö­külen dökülür, kalan kalır.

İşte Yûnus da, asırların eleğinde nice yüzyıllar­dır elenip durmak suretiyle bu imtihandan yüz akı ile çıkmış tasavvuf ehli san’atkârdır. Öyle ki, her devirde fikir ve ruh tarlamızın bire yüz veren to­humu olarak muhafaza edilmiş olmasının sebebini, işte, o aşındırıcı zamanı yenmiş olmasında aramak icâb eder kanaatindeyiz.

Bu yüzden de, zamanı zamanımıza kadar çekip getiren Yûnus, Türk dilinin sırlarına hâkimiyeti, milli îmânı, milli zevki ve hür düşünceyi temsil eden tefekkür ve îmânını bütün Anadolu’ya sira­yet ettirmiş bir ulu kişidir.

Burada hür tefekkür derken, batınîlerin şerîatı küçümseyen ve îmânı sulandıran anlayışları hâtıra gelmemelidir. Yûnus, san’atkar laübaliliğine rağ­men, inanışta daima muhafazakâr ve şer’i ölçülere sâdık kalarak hayat yolunun rehberi ve mürşidi bil­diği büyük ve ilâhî aşkını, zühd ve ibadet kalıpları içinde îtidal ve temkin ile sınırlamış büyük insan­dır. Onun için de, bir sel gibi akmak ve tufan gibi dünyaları basmak istidadında olan gönül ateşini, şerîatın hududları içinde beşeriyete faydalı bir ener­ji haline getirmiştir. Her zaman son derece büyük bir vecd ve saygı ile yadettiği Hazreti Muhammed’e, olan hayranlığına muvazi olarak, onun getirdiği di­nin esaslarına ve hükümlerine karşı da asabiyetle bağlı olan Yûnus, bu kararlı fikirlerini, şiirleri içi­ne bol bol serpiştirmiştir. Mesela:

Gündüz olalım sâim, gece olalım kâim

Allah görelim dâim, Allah görelim neyler.

der.

Bir başka şiirinde ise:

Müselmanım diyen kişi, şart nedir bilse gerek

Tanrının buyruğun tutup, beş vakit namaz kılsa gerek.

İnsanları terbiyede ilâhî aşkı mual1im ve mü­rebbi kabul eden Yûnus’a aşk ahlâkının da en ce­sur bekçisi demek câizdir.

Aşk dediğin duyar isen, aşka candan uyarisen

Aşk yoluna candır fedâ, ona feda mâlolmayan

Yûnus, kütleyi dört ucundan tutarak sarsıp silkeleyen ve kendine getirmek için onun her cephe­sine ayrı ayrı hitap eden müstesnâlardandır.

Bakarsınız bütün “vahdeti vücûdcu” mutasav­vıflar gibi, vücûd birliğine inanan sesi:

Mânâ bahrine daldık vücûd seyrini kıldık

İki cihan serteser cümle vücûdda bulduk.

demek suretiyle tam bir “vahdet” tablosu çizer. Bakarsınız:

Döğene elsiz gerek söğene dilsiz gerek

Derviş gönülsüz gerek sen derviş olamazsın.

diye de birliğe inanışın gerektirdiği vecibeleri hatır­latır. Fakat birlik yoluyla Yûnus’un kütleye tek­lif ettiği ahlâk felsefesi, pasif ve körükörüne bir itaatın icâb ettirdiği şuursuz ve afyonlu tevekkül demek değildir. Belki mülâyemetten saldırganlığa meyyal olan beşerdeki irâde ve tefekkür unsurunu, kontrollü ve uyanık bulunduran bir tavsiyedir.

İşte milli tarihimiz boyunca kütlelere istika­met vermekte en mühim âmil olmuş bulunan tasav­vuf müessesesi, madde dünyasında sıkışıp kalmak­la kendi kendisinin yabancısı kesilmek tehlikesinde olan insanoğlunu böylece terbiye edegelmiştir.

Gönül Çalabın tahtı Çalab gönüle bahtı

İki cihan bedbahtı Kim gönül yıkar ise.

Diye kendi yumuşak ve tatlı huyunu ilân eden bu er kişi, o serdengeçti velidir ki Anadolu’nun her kö­şesi, onu kendine mâl etmek şevki ile mübârek na­mına, memleketin dört beş ayrı yerinde makam ve medfen kurmuştur.

Acaba Yûnus’un san’atı niçin böyle uzun ömür­lü ve kendisi de ölmezlerden olmuştur, diye kendi kendimize soracak olursak, karşımıza şâir Yûnus değil, derviş Yûnus çıkacaktır. O sâdık ve âşık der­viş ki, mürşid önünde baş kesmiş, terbiyesi halka­sında kemer başlamış, muhabbeti içre püryan ol­muş, yanıp erimiştir. Yani “seyrisülük” görmek suretiyle iç ve dış kuvvetlerini barıştırıp tek ve yek­pâre enerji haline getirmek bahtiyarlığına eren müstesnâlardan olmuştur.

Tasavvufun amelî ve tatbikî cephesi olan “sülûk terbiyesi” yani dervişlik, bir mürebbi-mürşid önünde pişip şekillenerek üslûb kazanmak demek­tir. İşte Yûnus da, insan ruhunu bir manevî kıymet­ler sistemine göre tertip ve nizama sokan bu yolun şeydâ ve samimî yolcusu idi. Dervişin bizatihî mâ­lik olduğu mânevî değerlerini bulup işleyerek yüze çıkaran, onu tasfiyeli, seviyeli, düzenli ve yapıcı bir insanlık fedâisi haline getiren mürşidi, böylece yetiştirdikten sonra dünyaya, bahâ biçilmez bir he­diye olarak bırakmıştır.

Yûnus, dervişliği ile at başı giden şâirliği ol­masaydı da, yine devrinin büyük âşıkları, büyük mutasavvıfları arasında yer alacaktı. Fakat felsefe­sinin ve îmânının sözcülüğünü yapan şiirleri, onun büyük duyuşlarının ve inanışlarının asırların sînesine isabetle hâketmiş ve sadakatla nakleylemiştir. İşte bu yüzdendir ki onun· san’atına da ayrıca bir nimet ve şükran duymamız gerekir.

Elini ayağını zaman ve mekân zincirlerinden kurtarmış ulu kişilerin rahatlığı ile aşk ve tasavvuf ahlâkını, yüksek voltajlı bir san’at tufanı içinde kütlelere aktaran Yûnus, dünkü cemiyet için ne ka­dar mühîm ise, bugünkü cemiyet için de belki daha lüzûmludur. Türk irfanı, kendi selâmeti ve istikbali adına bu zirveyi behemehal feth etmeli, ona tır­manmanın saadetini, günü birlik saadetlere tercih eylemelidir.

Zîra asırlardır beşeriyet, bir îmân ve tefekkür iflâsının azapları içinde sayıklayıp çırpınmaktadır. Kendi kendini maddenin dört duvarı içine hapse­den bu gâfil beşeriyete yapılacak en büyük yardım, onu çoktan unuttuğu mâna ve îmân ışığına kavuşturmak olmalıdır.

İşte îmânları böyle bir dönüm noktasına geti­recek olanlar, Yûnus gibi mânâ kahramanları, mânâpehlivanlarıdır. Binaenaleyh bir vakitler cemiyet muvazenesi yapmış, medeniyet ve irfan manzumemizin üslûpçuları ve kafiyecileri olmuş bu Yûnus’lar, bu ulu kişiler yeryüzünün her zaman muh­taç olduğu büyük insan örneğinin tâ kendisidir.

(Eskişehir Yûnus Emre toplantısında okunmak üzere yazılmıştır. ) 18.4.1960

PAYLAŞ
Önceki İçerikOnlar
Sonraki İçerikSoyun ve Yürü

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...