Yüreğime Değdi(n) Kastamonu

0
252
Kubbealtı Lugatı

yreim2

 

Mine Akçakoca Özgür hem bir kimya mühendisidir ve hem de başarılı bir gazeteci. Bolulu
olmasına rağmen Kastamonu’yu benim diyen Kastamonuludan çok daha iyi tanır. Doğruları, iyileri, güzellikleri belirttiği gibi, yanlışları da incitmeden, kırmadan, gücendirmeden yazmasını, söylemesini bilir. Kastamonu’da bir fabrikanın müdürlüğünden başka birkaç firmanın da danışmanlığını yapar. Saydığımız işlerden başka yılda birkaç da sergi açar. 2005 yılında açtığı Kastamonu Dokumaları ve Renkler adlı sergisini gezerken hatıra defterinden birkaç not almıştık: “Gazeteciliğin şahikalarında, dostluğun doruklarında, sanatın zirvelerinde saltanat süren Mine Özgür, bize unutulmaz güzellikler yaşattın. Allah da seni ve sevgili aileni iki cihanda aziz etsin.” Kazakeli’nden gelen bir Türk genci de şunları yazmıştı: “Dünyamızı güzelleştirdin.” vb. Kazakistan adını görüp de hayret etmeye gerek yok. İstiklâl Savaşı günlerinde Özbekistan’dan gelen bir grup öğrencinin öğrenimlerini başka yerde değil de Kastamonu’da sürdürmelerinin uygun görüldüğünü hatırlamak yeter de artar bile.
Duyduğumuza göre Özgür’ün eserleri Topkapı Sarayı’nda satışa sunulmakta imiş. Onun bu özellikleri, güzellikleri şiirlere esin kaynağı olmuştur. Bir gün bir vesileyle sormuştuk: “Bunca işin üstesinden nasıl geliyorsunuz?” Dudaklarında bir gülümseme bulutu dolaşan Özgür. soruyu şöyle cevaplandırmıştı: “Ben akşamları komşu komşu gezmiyorum.”
Uzun sözün kısası: İş yapmak, hizmet etmek isteyen kişi, ne yokuş tanır, ne engel Kastamonu’nun ilk kadın gazetecisi Mine Akçakoca Özgür içtendir, özentisizdir. Etkin ve yetkin bir kişiliğe sahiptir.“Çağdaşlık” adına kadının bir yerlere yerleştirilmesini doğru bulmaz. Çirkin feministlerden hazzetmez. “Tanıtıcı reklâm”larda sıkça görülen aşırı makyajlı, garip giyimli, yaşlanmak nedir bilmeyen “obje” kadınlardan da oldum olası hoşlanmaz. Az söyler, öz söyler; hep güzel söz söyler. Zaman olur “Türkiye okuyor” deyip hâtır-ı dervişân gibi perişan gönüllerde umut rüzgârları estirmekle kalmaz, bir bahar yeli ferahlığı da verir. Uzun sözün kısası: O, tek kelimeyle örnek bir Türk kadınıdır.

“Feminist” derken aklımıza düştü. İTO Başkanlarından rahmetli Niyazi Adıgüzel bir röportajında duygulu bir “bağyan” gazeteciye şöyle demişti: “Feminizm Nişantaşı sosyetesinin lüzumsuz gevezeliğinden ibarettir.”
Dün yarlıklarım: “Kağan ve Katun buyuruyor ki:…” diye başlar; Katun’un adı anılmayan Yarlık geçersiz sayılırdı. Yeryüzünü yurt, gök kubbeyi çadır; eyeri taht, tulgayı taç bilen Kağanlarım yanlarında Katun olmadan elçi kabul etmezlerdi…
Feminizm denilen nesne, kadını insan saymayanların veya yarım sayanların, onu devredilebilecek yahut satılabilecek mal olarak görenlerin, Roma hukukunda olduğu gibi kölelerden aşağı tutanların; ona seçme ve seçilme hakkını dün denilecek kadar yakın bir geçmişte lütfedenlerin,
-lütfen bağışlayınız- “bekâret kemeri” gibi bir rezaleti lâyık görenlerin günah çıkarmasından başka nedir ki!..(Geniş bilgi için Gökalp’ın Türk Medeniyet Tarihi, Bilgeoğuz y.’ne bakılabilir)
Anadolu Selçüklü Sultanı Melikşah (1054-1092) gibi bir Sultanım, günümüzden yaklaşık 1000 yıl önce “kadın hakları yasası” (İbrahim Kafesoğlu, İslâm Ansiklopedisi 7.C., 673.s.) çıkarmıştı.
Türk’ün gözünde kadın ne müstefreşedir ve ne de koket…Bundan dolayıdır ki Dedem Korkut’ta kadınlar ne kaç bilir, ne de göç. “… evin dayağı odur ki, yazıdan yabandan eve bir konuk gelse, kocası evde olmasa, o onu yedirir içirir, ağırlar, azizler gönderir.” Dedem Korkut boy boylar, soy soylar, bir ulu toy eyler, bakalım ne söyler:
“Göz açıp gördüğüm, gönül verip sevdiğim, başımızın bahtı, evimizin tahtı” der de devam eder: “Yere basmayıp yürüyen servi boylum. Kar üzerine kan damlamış gibi kızıl yanaklım. Koşa (çift) badem sığmayan dar ağızlım.” Bunlara şunu da ekler: “Ana hakkı Tanrı hakkıdır.”
“Cennet anaların ayakları altındadır” diyen benim dinimdir; “Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyâr olmaz” diyen de ata sözümdür.
Türk kadını Tomris’tir, Ayyaruk’tur, Kazan’da Süyüm Bike’dir, Dadaşlar diyarında Nene Hatun’dur, Kastamonu’da Şerife Bacı’dır, Rahime Kaptan’dır, Istanbul’da Nakiye Elgün’dür. Bağrı Baba Gürgür gibi yanan Türkmen diyarı Kerkük’te Zehra Bektaş’tır; kırım kırım kırılan Kırım’da Veciye Kaşka’dır. Kozan’da, Aşkale’de Kara Fatma’dır. “Kırk asırlık Türk yurdu” Hatay’da Ayşe Fıtnat’tır…ve daha niceleri…
Tarihî gerçekler böyleyken benim ithal mallarına ihtiyacım olduğunu hangi çılgın söyleyebilir?!!
***
Bu değerli meslektaşımızın Kastamonu hakkında kitap hazırladığını duymuştuk. Çalışmalarının “Yüreğime Değdi(n) Kastamonu” adıyla yayınlandığını haber alınca sevinip kutlulamak için şunları yazdık:

Güller pıtırak gibi,
Dallar boyun eğer mi?
Kastamonu acaba
Yüreğime değer mi?..

Özgür de sağ olsun, var olsun, kitabını imzalayıp göndermekle yetinmeyip mâniye mâniyle cevap vermekte mâni görmemiş olmalı ki şu mâniyi yazmış:

Güller pıtırak gibi,
Dallar boyun eğecek;
Kastamonu elbette
Yüreğine değecek…

Lâfı uzatmadan, konuyu dağıtmadan gelelim sözünü ettiğimiz güzelliği adından başlayan “Yüreğime Değdi(n) Kastamonu”ya…
Heyamola’nun bir denizcilik deyimi olduğunu bilirdik; Yayınevi (0216 472 84 01; heyamola*heyamola.net) adı olarak kullanıldığını ve Kastamonu’da bir halk oyunu (182-184.s.) olduğunu da bu kitaptan öğrendik.Öğrenmekle kalmadık, tayfalarla beraber oynadık da… Arkasından da Azdavay Çiftetellisi… Bu da yetmedi “Sepetçioğlu bir ananın kuzusu” diye dağı taşı inlettik… “Çanakkale içinde vurdular beni/Ölmeden mezara koydular beni” (154-155.s.) dedikten sonra kahırlandık: “Gençliğim eyvah!..” (Kimi çokbilmişler bu türküyü Çanakkale’nin sanır!!!) Türkünün derleyicisi İhsan Ozanoğlu, Ahmet Kutsi Tecer ile Halil Bedii [Yönetken]’nin kendisiyle bu konuda evinde görüştüklerini anlatır (155.s.). Dağarcığımıza pek çok marş kazandıran Bahri Yüzlüer anlatmıştı. Yönetken Hoca, bir dersinde, “Siz demiş, klâsikçisiniz. Türkülere yan bakmak gibi bir hataya sakın ola ki düşmeyesiniz. Bir ağacın iki dalı gibi olan şarkılarla türkülerimizi birbirinden ayırmak kimin haddinedir!.. Şunu da unutmayın: Bir gün sınırların çizilmesi gibi bir durum ortaya çıkarsa, o türküler ölçü alınacak…”
Musikimizin efsanevî şöhreti ve sanatkârı Tamburî Cemil Beğin halk musikimize nasıl baktığını da unutmamak gerektir…
Gözlerimizin önüne, Kışla’ya birkaç metre kala donarak şehit olan Şerife Bacı geldi.Her bir karışı Mehmetçiğin kanıyla sulanan bu aziz vatanın düşmanlarca işgalini protesto etmek için Öğretmen Okulu’nun bahçesinde toplanan binlerce kadının “Tam bağımsızlık” diye haykırdıklarını duyar gibi olduk. Zekiye Hanım’ın “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ” olan gözü dönmüşler sürüsünü kastederek söylediği: “Haktan en çok söz edenler haksızlığın en büyüğünü yaptılar” (16. s.) sözleri kulaklarımızda çınladı.
Düşman çizmesi basmadığı hâlde Kurtuluş Savaşı’nda en çok şehit veren illerden biri olan Kastamonu’da kültür birikiminin sergilenmekte olduğu müzelerden başka kaya mezarları gezdik. Kastamonu Valiliği El Dokumaları Atölyesi’nde (61.s.) yapılan işleri Müdür Birsen Üstüntepe’nin verdiği bilgiler eşliğinde seyrettik. 534 tescilli konağı, kapuzları (kanyon), mağaralarla taçlanmış olan yaylaları, Ilgaz ve Küre dağlarını gezdik dolaştık. Küre’de kızak, Ilgaz’da kayak kaydık. Yıllardır hasret kaldığımız o tertemiz havayı solurken aşırı oksijenden zehirlenir miyiz endişesine kapılmadan edemedik. Türkiye’de en uzun sahile (135 km.) sahip bulunan, cennetten bir parça olan Kastamonu’nun Cide, İnebolu, Abana, Çatalzeytin yalılarına uzandık. Yaralıgöz’den Bozkurt’a, Abana’ya indik. Denizin temizliğinden başka yeşille mavinin buluşmasına, kucaklaşmasına şahit olduk. Beş bin yıldır yaşlanmayan bu şehitler ve erenler diyarının insanı kucaklayan, sarıp sarmalayan, bağrına basan ahşap evlerinin, Safranbolu’dakilerden, Beypazarı’ndakilerden çok daha fazla olduğunu öğrenince hayretler içinde kaldık…
Cide’de Sarı Yazma sarındıktan sonra Rıfat Ilgaz’ı Hababam Sınıfı’nda bırakıp İstiklâl Yolu’nun başladığı İnebolu’da Orhan Şaik Gökyay ile kükredik: “Bu vatan kimin?” Sarı Recep (Recep Güray) ile Orhan Dağlı ile tezenemizi bağlamamızın tellerine dokundurduk. Yunan başkomutanı Triko pis’i tutsak eden alayın komutanı Hâlit Beğin doğum yeri Daday’dan Araç’a geçtiğimizde Erol Sayan’ın besteleri gönül tellerimizi titretirken Kemal Çapraz’ın feci sonu yüreklerimizi yaktı. Taşköprü’de dünyanın selenyumdan yana en zengin olan sarımsağını almakla kalmadık; Taşköprülüler ile ansiklopediler yazdık. Pek çok klâsik eserimizi unutulmaktan, yok olmaktan kurtaran Zekâî Dede Efendi’ye fatihalar okuduk. Yerbilimci, Tamburî Özgen Erev’in babası Muhittin Erev ile Türk musikisi üzerine sorular sorup kafa yorduk. Pınarbaşı’nda yunduk yıkandık. Rahime Kaptan ile Karadeniz’i hallaç pamuğu gibi attık. Mustafa Kemal Paşanın “Heykelini yapınız” dediği Kemaleddin Beğ gibi millî mimarlık akımının öncülerinden olan Mimar Vedat Tek ile Hükümet Konağı inşa ettik.
Kefeli Yokuşu’nu tırmandıktan veya Akmesçit’i gördükten sonra kuzeydeki yeşil ada kırım kırım kırılan Kırım’ı, Kırım Türklerinin çektikleri çileleri, gece yarısı yarı aç yarı çıplak vagonlara eşya gibi, mal gibi doldurulup bilinmeyen diyarlara sürülen, insanlık dışı muamelelere lâyık görülen Kırım Türkünün ıstıraplarını, çektikleri çileleri hatırlamamak ne mümkün!… Kırım’ın değerli evlâdı, büyük romancımız Cengiz Dağcı gibi “Onlar da İnsan”, “O Topraklar Bizimdi” diye haykırmamak kabil mi?..
Tekeli Kardeşlerin (186-187.s.) yapımı bağlamanın eşliğinde “Manda yuva yapmış söğüt dalına” diye başlayan türkü okunuyordu ki, saz çalana “Sazı nereden, kaça aldın?..” dercesine bakınca cevap gelmekte gecikmedi: “Bedava mı sandın, para vidim aldım” (Pek çok kişinin yanlış anladığı bu türkünün incelikleri için İrfan Kurt’un (180.s.) incelemesine baş vurmak gerek.Geçenlerde adını hatırlayamadığımız bir arkadaş “Aydın Gün’ün bir Telli Kavak (101-103.s.) şiiri varmış. Nerede bulabilirim?” diye döne döne aranıyordu. Bilindiği gibi Ankara ve İstanbul operalarının kurucusu rahmetli Gün, dünyanın en güzel bayrağına yazılan dünyanın en güzel bayrak şiirini Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiirini Adana’da ilk defa okuyan kişidir.
Karayılan (Mahir Dağlı) ile Yorgansız Hakkı Çavuş ile çaldık, çığırdık. “Gönlüm şaha kalkmış küheylân” olduğundan ötürü haykırdım: “Benden selâm olsun Bolu Beğine”. “Sana öğreteyim dağdan aşmayı” diyecek olduğum sırada bir ses duyuldu: “Yıldız akşamdan doğarsın”. Tülûn Korman ile Sadi Hoşses ile “Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey” derken Nuri Halil gözüküp Poyraz’dan esti. “Oğuz Türklerinin en iyi yerleştikleri yerlerden biri olduğundan Kastamonu’da Türkçenin hası konuşulur” dedikleri için konuşmalarımıza her zamankinden ziyade dikkat ettik. Hattat Mustafa Aşir Efendi ile İstanbul Sirkeci Postahanesinin arkasında adını taşıyan caddede hayır eserleri yaptık; Mustafa İzzet ile de hat sanatının örneklerini verdik. İsmail Rumî ile Hasan İzzî ile zikrettikten sonra Yerebatan Caddesine çıkıp Muhterem Efendi’ye uğradık.. Şükrü Kanatlı, Hâlit Karsıalan paşalarla küffara askerlik öğrettik. Yakışıklılığından ötürü “Elmas” diye anılan, 900 yıllık Türkiye tarihinin 2. en genç başbakanı Mehmed Paşa’nın doğum yeri Doğanyurt (Hoşalay)’a varınca Paşanın 35 yaşında şehit düştüğü aklımıza geldi. (Sahi Paşa’nın heykelinin dikilmesi, uygun yerlere adının verilmesi için daha ne bekleniyor?!!)
Merak etmemek elde midir: Yeryüzünde kaderi, Küre’de bütün erkekleri şehit olduğu için Ersizler (120.s.) denilen köyün kaderine benzeyen bir yer daha var mıdır?..
Bir sanat şaheseri olan oyma kapısı çalınan Kasaba Camisi’nden (113.s.) sonra İzbeli Çiftliği’ne (41.s.) gittik. Güler yüzünü, içten ilgisini, güçlü hafızasını unutamadığımız Sabiha İzbeli’nin gösterdiği izzet ve ikram anlatılır, inanılır gibi değildi.Osmanlı Sarayı’nda Hasan Zeki Ünal’dan gördüğümüz yakınlık da ondan aşağı kalmadı.
Basri Yavuz’un yönettiği El Sanatları Merkezi’nde (59.s.) Yâver Düğmesi, Vezir Köprüsü gibi oyaları; Sarhoş Bıyığı, Hanım Parmağı, Süpürgeli Ondüle, Horoz İbiği, Balık Kılçığı, Hobu Parası, Çatlak Kahve, Çift Kuzu, Gelin Yüzü, Bülbül Tükrüğü, Muşabak Kaya, Elmas Küpe adlı iğne oyalarını görünce Galatasaray’da yıllar önce bir bankanın açtığı sergide Sarhoş Yolu, Subay Çimdiği, Elti Eltiye Küstü vb. adlarını taşıyan motifleri hatırladık. İplikçiler Çarşısı’nda dibek dövme kahvelerimizi höpürdettik. Münire Medresesi El Sanatları Çarşısı’nda Kastamonu’nun kendirini, Devrekâni’nin, İhsangâzi’nin pamuklu dokumalarını, Selalmaz Basmasını (58.s.), Azdavay Çemberini (64.s.) görmeyi; “Kastamonu’nun Kayserisi” denilen Tosya’nın çakısını, pirincini ihmal etmedik. Liva Paşa Konağı’nı, Mustafa Kemal Paşanın “Şapka ve Kıyafet İnkılabı” konuşmasını yaptığı Etnografya Müzesi’ni ziyaret ettik. Bakır işlerini görmekten geri kalmadık (66.s.). Şenpazar’ın pazarında şenlendik; Nasrullah’ta dinlendik. Etli ekmek, çekme helva 1 yiyip “Göztepe gibi pilâv, Araç çayı gibi zerde” 2 deyip Kastamonu’nun Lokman Hekimi üryan eriğinin tadına bakarken İman ve İdeal Adamı, Karakter Âbidesi Mehmed Akif’in İstiklâl Harbi sırasındaki vaazı kulaklarımızda çınladı: ”Milletler topla, tüfekle, zırhlıyla, ordularla, tayyarelerle (uçak) yıkılmaz.” Ya neyle yıkılır?.. “Millet ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek, herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatine, kendi menfaatini temin kaygusuna düştüğü zaman yıkılır.” Unutmadan hemen söyleyiverelim: Âkif, bu vaazında (keramet gösterircesine) “düşmanı denize dökmekten” söz eder. 9 Eylül’e daha aylar vardır…
***
Akçakoca’nın kitabının yaptığı çağrışımlar bize bu satırları yazdırdı. Ne denir: Tuttuğun altın olsun Mine Özgür…Kastamonu üzerine kitap yazdıkları kuruntusuyla kasım kasım kasılanlar, narsizm şehvetiyle Marmara çırası gibi çatır çatır yanıp tutuşanlar yazı nasıl kaleme alınırmış, kitap nasıl yazılırmış, okuyup görsünler…Ve öğrensinler!..
Bir zamanlar bir yazımızda şöyle başlayan bir ifade kullanmıştık: “Kerkük’ün Ata Terzibaşı’sı varsa, Kayseri’nin Nevzat Türkten’i, Kastamonu’nun da Mehmet Sayan’ı vardır ilh…” Bu gün bu cümleyi kimi eklerle tekrarlamak durumundayız: “Kerkük’ün Ata Terzibaşı’sı varsa, Kayseri’nin Nevzat Türkten’i, Kastamonu’nun Mehmet Sayan’ı, Mine Akçakoca Özgür’ü, Süleyman Şenel’i; Yozgat’ın Ertuğrul Kapusuzoğlu’su, Tekirdağ’ın Mehmet Serez’i; “Altıncı Şehir” -Ahmet Turan Alkan- Sivas’ın betonun soğukluğundan, ruhsuzluğundan “Bir Şehrin Beş Hâli” deyip “Şehrin Ahşap Zamanı”na sığınan Kadir Üredi’si, Müjgân Üçer’i; “Yedinci Şehir” Amasya’nın Özkan Yalçın’ı, Safranbolu’nun Aytekin Kuş’u; Gaziantep’in gönül gözü pek çok kişiden daha açık olan Mitat Enç’i, Akçaabat’ın Fethi Gedikli’si vd. vardır.
Kadınlığın erdemleriyle erkekliğin yürekliliğini birleştiren aziz Mine Akçakoca Özgür selâmlar sana, saygılar sana, tebrikler sana…Kalemine nur yağsın…

1.Ahmet Baha Gökoğlu, Kastamonu yöresinden 812 çeşit yiyecek derleyerek ilin mutfağının ne denli zengin olduğunu ortaya koymakla kalmamış, ayrıca 38 çorba ile 51 çeşit ekmeğin de tarifini vermiştir. Zikreden: Zümrüt Nahya, “Kastamonu Mutfak Dünyasından”, Kültür ve Sanat Kastamonu Özel Sayısı, Eylül 1995.
Bu tabloyu Türkiye çapında genişletmekle kalmayıp Türk dünyası ölçeğinde ele alıp ortaya çıkacak görkemli manzarayı düşünmek gerek!
2.Araç çayı yılda birkaç ay sarı akarmış.

Aydil Erol

Yorum yapabilirsiniz...