Asya’dan Esen Rüzgar

0
376

Bu, öyle bir rüzgârdır ki, sabahın ilk ışıkları gibi iç açıcı; ana sevgisi gibi şefkat dolu; göklerden yağan müjdeler gibidir. Bülbül sesi gibi gönül, tomurcuk güller gibi göz okşayıcıdır. Geliniz, bu rüzgâra hem kulak verelim ve hem de bağrımızı açalım:
Hocam, dedim, yirminci yüzyıl büyük bir değişiklik getirdi mi?

Lâtife mi ediyorum, ciddi mi söylüyorum diye şöyle bir baktıktan sonra: Yirminci asır, dedi, büyük bir değişiklik getirmemiştir; bu gün de kazan’ın doğurduğuna inanır, öldüğüne inanmayız.

Dünyanın ortası neresi?, diyecek oldum; işte aldığım cevap:

Dünyanın ortası, çıkarımızın bulunduğu yerdir; inanmayan ölçsün!
Yorgunluğumuzun sebebi nedir?

Yorgunluğumuz, kimseyi ürkütmeden yaşamanın zorluğundan gelir.

Sesimiz nasıl?

Hoca’nın sesi, hamamda güzeldi; bizimki, mikrofonda güzeldir.
Hâlimiz ne âlemde?

Çalacak nesnesini bulamayan hırsızdan utandığı için saklanmış ev sahibi hâline gelmek üzereyiz.

Emeğin ve zamanın değerini biliyor muyuz?

Ne gezer.. Kapıyı çalıp damdaki ev sahibini indirerek ‘Allah rızası için!’ diyen dilenci de;… dilenciyi dama kadar götürüp ‘Allah versin!’ diyen ev sahibi de biziz.. emeğin ve zamanın değerini böyle biliyoruz.

İş bölümü?

Asrın iş bölümü gereğince düşünenlerimiz ayrı, konuşanlarımız ayrıdır.

Komşuyu kandırabiliyor muyuz?

Evimizdeki gürültüyü merak eden komşuya ‘merdivenden cüppem yuvarlandı’ der; onu kandırdığımızı zannederiz.

Halkçılığımızı nasıl buluyorsunuz?

Hem ‘Halkçıyız’ der, hem sandalyede ters oturarak halka sırtımızı döneriz.

Can güvenliğimiz var mı?

Her akşam, eve dönüşümüzde ‘Kim o?’ sesine ‘İnşallah benim!’ diye cevap verir olduk.

Hakkınızda bazı iddialar var?

Neymiş onlar?

“Küflü”, “sağcı”, “ırkçı” , “Turancı” vb. gibi..

Bize ‘küflü’ diyenler, penisilinin küften elde edildiğini bilmezden gelenlerdir.

Bizi ‘sağcı’ diye saf dışı etmek isteyenler, tek kürekle yol alabileceğini sanan beyinsizler ve tek kanatla uçabileceğini zanneden kuş beyinlilerdir.

Bize ‘ırkçı’ diyenler, şu memlekette Soyadı Kanunu’nun varlığından haberi bulunmayanlardır.

Bize ‘Turancı’ diyenler, ‘Turan’ kelimesinden bir gün Hatay’ı, bir gün Kıbrıs’ı kastettiğimizin ve bir gün elbette başka yerler kastedebileceğimizin farkına varamayanlardır.
Bitmedi Hocam. Dahası var!

Hoca tespihini biraz çekti. Yüzünde istihza dolu bir gülüş dolaştı. “Say bakalım”, dedi.

“Yobaz”, “mutaassıp”, “kafatasçı”.

Bize ‘yobaz’ diyenler, kendi özel ilericilik anlayışlarının inkâr ve mel’anet yobazlarıdır!

Bize ‘mutaassıp’ diyenler, renklerinin dışında renk tanımayanlarla hoş görüden faydalanmayı kendilerinin imtiyazı olarak kabul edenlerdir.

Atalarını hor görenler, inhisarlarına almak istedikleri Atatürk’ün de bir ata olduğunu akıllarına getirmeyenlerdir.

Bize ‘kafatasçı’ diyenler, kafatasının dimağa kalkan olmak için yaratıldığını, tassız kafanın -yalnız- ahtapotlarda bulunduğunu duymamış olanlardır.

Ağız kalabalığıyla kafamızı şişirenler, hasmına diş geçirmek cesaretinden mahrum, yaygaracı çomarlardır.

Bizim ölümümüzü bekleyenler, teneşir horozlarıyla ‘nebbaşlardır.”
Hacılar Bayramı yaklaşıyor, demem üzerine o:

Kıbrıs’ta da öyle söylerler; ‘Hacılar Bayramı’ derler, deyip devam etti: ‘Papa, Efes ziyaretçilerini Hıristiyan hacısı olarak kabul etti’ diye sevinir, Efes’i dayayıp döşeriz.. kılavuz olur, ev sahibi sıfatıyla misafirlere yol gösteririz.

Hıristiyan hacı namzetlerinin kıyafetlerindeki tuhaflıklarla alay etmek, hoş görürlüğe ve turizm anlayışına aykırı düşer.

Gerektiği şekilde hareket için birbirimizi ikaza lüzum görürüz ve şüphesiz, iyi yapmış oluruz.

Lâkin mevsiminde güney yoluna çıkmaya başlayan kendi hacı namzetlerimize etmediğimizi bırakmayız.

Bu, ne biçim lâikliktir; bu, ne türlü vicdan hürriyeti anlayışıdır?

Evet.. onların döviz getirdiği, bunların döviz götürdüğü malûmdur. Üzerinde imkân ölçüsü olarak dövizden başka bir ölçü kalmadıysa bu dünya yaşanmaya değmez.

Yolculuk başka bir yere olsaydı?

Sorum Hoca’nın hoşuna gitmişe benziyordu. Muzip muzip gülümsedikten sonra konuştu:

Yolculuk Hicaz’a değil de, Moskova’ya olsaydı o zaman görürdünüz kirli ellerin alkışını!..

O zaman devlet borcunun, dövizin, kılığın kıyafetin, ibriğin lâfı mı edilirdi!..

“Ayrılık” için neler söylemek istersiniz?

Hasret getirir gül diye nîsanla mayıs…

Biz hem yakınız, anneciğim, hem uzağız;

Aylar boyu, yıllar boyu sen Kıbrıs’sız

Bir Türkiye, ben Türkiye’siz bir Kıbrıs.

“Misafir” hakkında söyleyecekleriniz?

Artık ne sefer var, ne zafer talibiyim.

Madem ki şu hür ülkelerin sahibiyim…

Lâkin, bana söyleyin çocuklar: kendi

Yurdumda neden, böyle, misafir gibiyim?

“Göç” meselesi? “İç göç”, “sosyal mobilite” vb. diye lügat paralayanlar var. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim?

“Heyhat, adımız, artık, (azınlık)!” dediler;

“Kimden kime beklenir yakınlık?’ dediler…

“Beş kıt’aya ihraç ederek neslimizi.

Kaldık el içinde bir çıkınlık!” dediler.

Hocam, Kıbrıs’ın Türkiye’ye seslenişi nasıldır?
Karşında duran kısmetinim, düş değilim!

Bir başkasının ardına düşmüş değilim!

Beklettiğin, artık yeter… al kollarına…

Dünyâda ben, eşsiz kalacak kuş değilim

………………………………

Ben önüme bakarken, Hoca konuşmaya devam etti:

Bu kadar sanma; o seslenişin devamı da vardır:
Kimdik o zaman, şimdi kimin kullarıyız!

Bir mutluluğun garîp yoksullarıyız

Biz İskele, Baf, Lefke, Ağırdağ,

Bir saltanatın boynu bükük dullarıyız.

Bayraklaşan Şairimiz, Arif Nihat Asya Hocamız konuşuyor, konuşuyor, lâkin biraz mahzun, biraz melül:

Sen ne sanıyorsun! 5 Ocaklar’da bir başka duygulanırım… Her bayramda içimde bir yerlerim sızlar… Kendi kendime derim ki:

Hâlâ anasızlar, analar ağlar mı?

Kuşlar mı göğünde çırpınan, ruhlar mı?

(Bayram) yazıyor takvimimiz.. sen söyle:

Ey gökyüzü, Kıbrıs’ta da bayram var mı?

Hocam, müsaade ederseniz Cengiz Topel’i sormak isterim.

Hocamızın gözleri buğulanıyor; göz pınarlarında biriken yaşları gizlemek istiyor… Hoca kalbi bu, baba yüreği bu, sanatkâr ruhu bu, şair gönlü bu… Anlatabilmek ne mümkün!.. Ben, diyor, onun için yazdığım bir rübaide şunları söylemiştim:

Sen şâhinisin, kartalısın kubbelerin…

Onlar çiyanlarıydılar izbelerin…

Ey şanlı pilot, roketlerin bittiyse

Kendin roket ol.. beynine in kahpelerin!

Kıbrıs Kıbrıs derken Kerkük’ü galiba unuttuk!

Bayrak Şairimiz’in kaşları çatılır gibi oldu; sesi de sertçe çıktı:

O feryatlar, o horyatlar diyarını, “Hoyratların ağıttan acıklı/Ağıtların horyattan yanık söylendiği” o Türkmen ülkesini unutabilmek kimin haddine düşmüştür ki, unutabilelim! Orası da gönlümüzün bir parçasıdır deyip okudu:
Kıbrıs ve Zürih derken unuttuk Musul’u

Kıbrıs diye toplandı Güvenlik Kurulu

Çektiğini soran kalmadı Kerküklüler’in

Ey kongreler Tanrı’nın onlar da kulu

Mahzunlaştığımı gören Hoca, bu yol da Kerkük şiirinin sonunu okumaya başladı:

Perdeleri örtük

Lâmbaları sönük

Hatıraları kırık dökük

Bir yer olacak orada

Adı “Kerkük”

Herkes kendince bir şeyler söylüyor; isteyen lâfı lâstik gibi istediği yöne sündürüyor. Kimisi duygu önemli, bazısı ilham, bazısı da işçilik diyor. Tartışma bitmek bilmiyor.

Hoca şöyle bir durdu ve bir rübaisiyle cevap verdi:
Az çok, karışır şi’re kerametle sihir

Lâzımsa da bilgi, işçilik, duygu, fikir

Benden sana son nasihat: ilhâma inan

İlhâma inanmayanlar, olmaz şâir!

Zaman zaman bazı arkadaşlar, öyle an oluyor ki, istesem de yazamıyorum, diye yakınıyorlar. Bu noktada sizin değerlendirmeniz nasıldır?

İlhamın, döktürür satırlar: Sen, yazmayı iste.. yazdırırlar!

Kimi zaman sizin de vefasızlıktan, vefasızlardan müşteki olduğunuzu görüyoruz, deyince Hocamızın yüzünde buruk bir tebessüm belirdi ve şunları söyledi:

Mektup mu gelirmiş masal olmuş yârdan?

İn yok, cin yok.. kapımda ses rüzgârdan…

İn göğsüme, dön göğsüme ey gönlüm;

Ne bekler unutulmuşlar unutmuşlardan?

Diyorlar ki: Hocanın adlarının baş harfleri ANA oluyor. Bu, ne ana sevgisidir, böyle?

Göbek adımı (Mehmet) da onların başına getirirsen (Mânâ) olur, ama adlarım bunlarla bitmez.

Daha başka adınız mı var?

Evet:

“Ön adım ‘Ağrı Dağı’

Soy adım ‘Tanrı Dağı’.

Arif Hocamız, yasemin ağızlığına sigarasını taktı, fitilli çakmakla yaktı; birkaç nefes çektikten sonra, Aydil, dedi; kahvelerimizi, çaylarımızı içtik; sigaralarımızı tellendirdik… Bir hoşça sohbet ettik. Bundan sonra yapacağın bir iş kalıyor.
Nedir Hocam?

Bir tatlı gülümseyişten sonra bir rübâî daha okudu:
Hem halka siyasî edebiyyât olsun,

Hem şüpheye gerçekleri ispat olsun;

Bir sofrada kalmasın konuştuklarımız:

Sen süsle de bir güzel mülâkaat olsun!

………

Günlerdir kulaklarımda Hoca’nın sesi yankılanıyor:

Bir gün kılavuz, önümde ‘Kurd’um vardı!

Bir gün, benim üç kıt’ada yurdum vardı!

Hakanlara hâkaan idim, ey fâniler;

Ey yeryüzü, yer götürmez ordum vardı!

Aydil Erol

CEVAP VER

Yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin