Eskiden, Ramazan aylarında İstanbullu davulcuların mesâisi, gökte hilâl görünüp minârelerde kandiller uyandırıldıktan sonra başlarmış.

Davulcu ile bekçilerin işâret beklediği saatlerde mahallenin çocukları da davulun peşinde sabırsızlanmaktadırlar. Bekledikleri işâreti alır almaz hepsi birden yürümeye başlayan bir neş’eli topluluk düşünün…

Elbet bu sırada davulcu da ramazan mânilerini peşpeşe sıralıyor. Meselâ:

Besmeleyle çıktım yola

Selâm verdim sağa sola

İki gözüm hanım abla

Ramazanın mübârek ola!

Ve diğerleri:

Eyle oruca niyet

Oruçtan gelir kuvvet

Oruç tutmazsan dahi

Oruçluya hürmet et!

Davulda uzundur ip

Kuyuda derindir dip

Bu koca kâinatta

Ulu Tanrı tek sâhip!

Hiç biri rastgele söylenmemiş; hepsi de irfanî, zarif nükteyle dolu ve insanları uyarıcı anlamları olan ramazan mânileri, davulcunun tok sesi ve davulun kendine has vurguları ile çevreyi çınlatıp durur:

Çarçabuk sezilir ha

Deftere yazılır ha

Sakın yalan söyleme

Orucun bozulur ha!

***

Eskiden cadde ve sokaklar şimdiki gibi pırıl pırıl aydınlık olmadığı için davulcuyla birlikte dolaşan ve ona fenerle ışık tutan biri daha vardı; Bekçi!

Davulcu, bâzen Bekçi’ye sözle sataşır, fakat çok geçmeden bekçinin söylediği bir mâni ile cevâbını alır, şakalaşırlardı. Meselâ:

Davulun ipi kırmızı

Yemedim kavun karpuzu

Arkadaşımı sorarsan

Câmide pabuç hırsızı!

Diyen Davulcu, Bekçi’den şöyle bir karşılık görebilirdi:

Davulcu beni dinliyor

Gâhice beni ünlüyor

Başka bir şey bilmez amma

Bahşiş deyince anlıyor!

Sıra, yeniden Davulcu’ya gelir:

Hasta olmuş inler bekçi

Durup beni dinler bekçi

Kırk yıl gezsem bulamam

Böyle bir söz anlar bekçi!

Bu sefer, Bekçi söyler:

Pek düşkündür davulcu

Hem pişkindir davulcu

Hâlini özetlersek

Çok şaşkındır davulcu!

Şimdi ortada gezen ve vatandaşa zorâkî gürültü dinleten kimselerle dünün gerçek davulcuları arasında herhangi bir alâka veya benzerlik var mı sizce?

Bence yok!

*

Duyduğumuza göre –inşaallah doğru değildir–Kütahya Belediyesi, bu yıl ramazan ayında “davulcu zümresine” yeniden işbaşı yaptırıyormuş. Hâlbuki geçmiş yıllarda bu yanlış uygulamadan vazgeçilmişti ve sanırım herkes de bu karardan memnuniyet duyuyordu.

Yanlış uygulama diyorum. Çünkü Kütahya’nın –bize göre–ramazan davulcusu diye bir âdeti, töresi, geleneği yoktur. Buna rağmen yeni bir âdet-töre-gelenek yerleştirmek isteniyorsa(!) bile, günümüzde insanı tâciz etmekten hattâ yaka silker hâle getirmekten başka bir işe yaramayan yeni yetme davulcu güruhu, söz konusu âdet veya geleneği sevimsiz ve çekilmez kılmakta benzersizdir. Davulcu denilen kimselerin bundan başka hiçbir rolü, kıymeti yoktur. Vatandaşa sorsanız, emînim davulcularla ilgili olarak şunu diyeceklerdir:

“Böyleleri ne tokmak sallasın, ne de acı acı bağırsın… Yalnızca sussun ve davul da çalmasınlar, def-i belâ kabîlinden yâhut bayram hürmetine arefe günü harçlıklarını seve seve ödeyelim.”

Zîra ramazan davulcusu demek; gelişigüzel tokmak sallayan, acı acı haykıran, ne dediği –Allah’tan ki–aslâ anlaşılmayan câhil sürüsü demek değildir, olmamalıdır. Ama önceki senelerin ‘’acı dolu ramazanları” maalesef bu kalitesizliğin dışında bir minicik ışık dahi vermemiş, tam tersine davul deyince insanlar kapı pencere kapatmaktan başka çâre bulamamıştır.

Alt yapısı ve eğitimi olmayan günümüz davulculuğu tamamen uydurma-düzmece ve adam kandırmaktan ibâret bir avâmî teşebbüstür; sür’atle vazgeçmek ve davulculuğa heveslenenler sıkı ve doğru bir eğitimden geçirilmedikçe bu ‘’fâciaya’’ izin vermemek en hayırlı icraat olacaktır.