Dünyâya Gelmemizin Gâyesi-7

0
29

“Hoca”ya Dâir

Son yıllarda çok cılız ve ruhsuz şekilde,usûlen kutladığımız “Öğretmenler Haftası” ile bunu kıyaslarsak; hoca ve talebe mefhumlarının akıl almaz farkını anlarız.

Öğretmenler Haftası adı altında bir şeyleri kutluyoruz ama, Türk İslam gelenek ve terbiyesinin, öğretmene verdiği değerle ilgisi olmayan, kuru nutuklarla…

Bu mesleğin, Peygamber mesleği olduğunu unutalı beri, böyle!

Biz zamanlar, İslamî bir tabîr diye, Arapça damgası vurup; “Hoca” yı yasakladık.

Câmi, cemaat ve imamı unutup, bu millete de bunları unutturmak isteyenler; “Muallim” kelimesini de sildiler.

Zira muallim, hakîki ilmi yaşayarak gösterip, öğreten… talebeyi talim eden ilim sâhibi kimsenin ünvânıydı.

Kala kala, “Öğretmen” kelimesinin sığ, uydurma mânâsına kalıvermiştik.

Fâziletli, insanlık ve hocalık değerlerine sâhip muhterem öğretmenlerimiz, yadırgamasın; fakat, git gide Hoca’dan, muallimden ziyâde, genç dimağlara örnek teşkil etmekten uzak “bilgi kırıntısı aktaran” öğretmenler yetiştirdik.

Böyleleri yanında, rızık temin ettikleri bu mesleğin, bir Peygamber Mesleği olduğunu bilenler de vardı elbet… onlar, gene vicdanlara giden yolu göstermeye… vicdânın sesini dinlemenin metodunu öğretmeye devam ettiler, edecekler. 

Denilebilir ki; öğretmen kelimesi kullanılmayıp, “hoca”, kullanılsaydı, durum farklı mı olacaktı?

Biz, onu söylemiyoruz.

Öz be öz Türkçe olan Hoca sözünü yobazlık yapıp attık; fakat keşke onunla birlikte insanı insan yapan vasıfları da fırlatıp atmasaydık… öğretmenlerimiz, sâdece ders öğreten değil, örnek olan… hem girdikleri dersi ve hem de insan olmayı öğreten vasıflarla yetişseydi de, isimleri, ünvanları ne olursa olsaydı…

Evet, biz bunu demek istiyoruz. Asil bir imânın mensubu olan Türk Milleti’nin, şu asil irfanına bakın ki; yıllar önce yasaklanan “Hoca” tâbirine rağmen, öğretmenine hâlâ daha “Hocam!” diye hitâb etmeyi, âdetâ, bir vicdan borcu bilmektedir.

Ve bilmelidir ki; öğretmen,

talebesine avuç avuç içirdiği o bilgileri, bin bir zahmetle elde etmiştir.

Kim iddiâ edebilir ki, bugün maddî manevî kaygular içine itilmiş öğretmenlerimizden kaçta kaçı muallim ve mürebbi vasıflarını taşıyor? Kaçta kaçı kendini aşmış, aşmanın yolunu ve rehberini bulmuştur?

Böyle şeylere vakit dahi bulabildiklerini sanmıyorum.

Ve onları asla küçümsemiyor, suçlamıyorum. Tam tersine, onların yeri, bugün bulundukları yer değil, diyorum.

Onların her birini, İslâm’la tanışmadan önceki adlarıyla bir Irkıt Ata, bir Yaluğ Tigin… bir “Ata” diye…

Osmanlı Devleti’nin kuruluş devirlerinde maddî mânevî hizmet görenlerden bir Kızıl Koca, bir Akça Koca diye…

Evet, onların her birini, bu yüzden hürmet ve muhabbetle selâmlıyorum.

Çünkü öğretmenler, bilse de bilmese de yaptıkları iş, beşer cinsini yüceltip İNSANLAŞTIRMAK’tır. Kısaca meslekleri, Yüce Peygamberimiz’in mesleğidir. Biz de, onları yüceltmeli… her açıdan, lâyık oldukları değeri vermeliyiz.

Ki, bize vicdanımızın sesini, sâdece onlar duyurmuş ve duyurmaktadırlar.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sine “İşit!” yâhut, “dinle!” diye başlamasının bir hikmeti de, belki budur. Ve bu, bize, Hazret-i Ömer’in şu mübârek sözünü hatırlatır:

“İnsanları düzeltebilmemiz için, önce kendimizi düzeltmemiz gerekir.”