Esâret ve Hükümdarlar

0
42

1871 yılında Üçüncü Napolyon’un, Sedan’da yenilip esir düştüğü haberini alan Sultan Abdülaziz, şöyle demişti:

Bunlar olağan şeylerdir. Hele mağlûbiyet, her milletin târihinde vardır. Fakat imparatorların esir düşmesi, nâdir görülür. Esir imparator demek, fikrini kaybeden insan demektir. Hükümdarlar fikirsiz olmamalı, kendi hayatlarından ziyâde milletinin nâmus ve haysiyetini korumalı. Bir hükümdar, esir düşmektense beynine bir kurşun sıkmalı veya damarlarını kesmeli. Esâretten sonra, yaşamamalı!”

Daha sonraki yıllarda kendisinin yaşadığı âkıbet, düşündürücüdür.


Sultan Azîz saltanatı, Rumeli isyan ve ihtilâllerinin kıvam bulduğu, Rus hariciyesi ile bizzat çarın idâre ettiği câsusluk ve komitecilik harekâtının semere ve neticelerini verdiği bir devirdir. Artık infilâk eder hâle gelen bu krater, tam mânâsiyle faaliyete geçmiş bulunuyordu. Netice olarak Bosna – Hersek ve Bulgar ayaklanmaları Rumeli’yi kana boğarken, devlet adamları, memleketin karşı karşıya gelmiş bulunduğu bu ciddi tehlikeyi saraya âdi bir şekâyet vakâsı gibi göstermekte menfaat buluyorlardı. Halbuki İslâv birliklerinin kan dökerek can yakarak mal ve para iktisâbı gibi mevziî hareketleri dahi, siyasi gâye güden çetecilik faâliyetlerinin planlı ve hesaplı çalışmaları idi. Büyük Bulgaristan hayâlinin doğurduğu mücadeleci, sert ve kanlı isyan ruhu, baştan başa Rumeli’yi ateşten çenberi içine almıştı. Müslüman Türklüğü Rumeli’nden sürüp çıkarmak yolunda hazırlanmış olan mücadele planları, bu çeteler tarafından vahşet ve dehşetle tatbik ediliyor fakat devlet adamları, geçmiş devirlerde de olduğu gibi, bütün bu hareketleri, âdi soygun ve eşkıyâlık vakâları olarak saraya aksettiriyorlardı.

Sâmiha Ayverdi-Türk târihinde Osmanlı asırları