Esir Bir Türk Subayının Hâtıratı-2

0
36

Türkiye’den binlerce kilometre uzakta ve Kuzey Kutbuna çok yakın bir mesâfede bulunuyorduk.

İyi Rusça bilmediğimiz için yakalanmak tehlikesi çok fazlaydı. Bizden önce firar eden altı arkadaşımız, on beş gün sonra Kazan civârında yakalanarak dayaktan öldürülmüşlerdi.

Bu âkıbete uğramamak için çok esaslı bir plân kurmak lâzımdı. Dördümüz de gençtik. Her türlü meşakkate tahammül edebilirdik. Ancak yakalanmamak lâzımdı.

Türkiye’ye, Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan yoluyla gelebilirdik. Fakat bu yol üzerinde kesif/yoğun Rus birlikleri bulunduğundan ve iyice Rusça bilmediğimizden, bunların arasından geçip Türkiye’ye gelmek müşkül olduğu kadar, tedbirsiz bir hareket olurdu.

Bu sebeple, Hazer Denizi’nin kuzeyinde, Volga Nehri üzerinden Tataristan’ın Başkenti olan Kazan şehrine ve orada tatar ırkdaşlarımızdan yardım alarak, Aral Gölü’nün güney doğusunda bulunan Türkistan’a, oradan da Türk kardeşlerimizin yardımıyla Hazer Denizi’ni geçip, Bakû’ya veya güneyde İran limanlarından birine ulaşmayı uygun bulduk.

İLK HEDEF

Birinci hedefimiz Kazan olduğuna göre, evvelâ bulunduğumuz Vetluga kasabasından vilâyet merkezi olan Kostroma’ya gitmekliğimiz lâzımdı.

Kostroma’dan Kazan’a, Volga Nehri’ni tâkip ederek, günde kırk kilometre yürümek şartiyle on iki günde varmak mümkündü ama, iyi Rusça bilmediğimiz için, bizden evvelkiler gibi yakalanmamıza sebep olabilir.

Bu yüzden Moskova’ya, oradan trenle Kazan’a gitmeyi tercih ettik.

Dört ay önce firar eden altı arkadaşımız, kendilerine rehberlik yapmak üzere Rusça ve Fransızca konuşan; anası Fransız, babası Rus olan Katerin isminde güzel bir Rus kızını seçerek, içlerinde en yakışıklı olan Hikmet Bey’i kendisiyle sevişmeye memur etmişlerdi.

Şurasını da kaydedeyim ki; ırk bakımından sarışın olan Rus kadınları, Türk tipi esmerlere bayılırlar.

Birkaç gün içerisinde, bir taraf için gerçek ama diğer taraf için sahte olan aşk ateşi bacayı sarmış… Katerin, Hikmet Bey’le evlenmek için ana ve babasını bırakarak Türkiye’ye kaçmaya râzı olmuştu.

Firar akşamı, içinde yaşadığımız “Dom Lebidof”ta, Ruslar’ın “Starken” dedikleri çavuşla , onun maiyetinde bulunan on iki kişilik muhâfız askerlerini uyutmak lâzımdı.

Para toplandı, millî bayram günümüzmüş gibi ziyâfet sofraları hazırlandı. Bol miktarda Votka aldırıldı. İçkiyi ve sigarayı çok seven Rus muhâfızları sızdırıncaya kadar içirdik. Altı arkadaşımız, eşyâlarını ve on iki günlük yiyeceklerini sırtlarına alarak, serbestçe kapıdan çıkıp gecenin karanlığına karıştılar.

Çeyrek saat sonra, oturduğumuz evin pencerelerinden, arkadaşlarımızın Volga üzerindeki köprüyü geçtikten sonra verecekleri işâreti bekliyorduk. Köprüyü salimen geçtiklerine dâir, evvelce kararlaştırdığımız pilli bir cep lâmbasıyla verdikleri işâreti alarak müsterih olduk.

Ertesi gün sabah yoklamasından sonra, altı kişinin yokluğu anlaşılınca kızılca kıyâmet koptu. Garnizon Komutanlığı, kaçanların yakalanması için her tarafa telgraflar yağdırmıştı. Hangi yöne gittiklerini anlamak için de, bizleri birer birer sorguya çekiyorlardı.

Uydurma bayram ve ziyâfetin sebebi, tahkikat konusu oldu. Günlerce baskı yaptılar, aç bıraktılar. Odalarda hücre hapsi uyguladılar. Bizlerden aldıkları tek cevap:

-“Neznayu” (Bilmiyorum) oldu.

Günler geçtikçe arkadaşlarımızın âkıbetinden haber alamamaktan dolayı, heyecanımız artıyordu.

Nihâyet 20 gün sonra garnizondaki bütün Türk, Alman, Avusturyalı ve Macar esir subayları evlerden alıp, komutanlık binasının önüne, toplantıya götürüldük.