Esir Bir Türk Subayının Hâtıratı-6

0
10

Türkiye’de tahsil ettiğini/eğitim gördüğünü ve şimdi ticâretle meşgul olduğunu söyleyen bir zât:

– Nasıl, yemeklerimiz hoşunuza gitti mi? diye sordu. Biz de:

– Çok güzel, bizimkilerden farkı yok, dedik.

Hayır, farkı vardır, dedi.

Hayretle yüzüne baktık!

-Evet, bizim yemeklerimiz koyun veya sağır etinden değil, at etinden yapılmıştır, diye ilâve etti. Hakikaten, hiç farkına varmadan, yemeklerimizi yemiş, karnımızı doyurmuştuk, Saat 11’e kadar muhtelif mevzular üzerinde konuştuk. Herkes çekildi.

Ali Rıza Bey, paraları saydı, 910 ruble toplanmıştı. Zeynelâbidin Bey:

– Ben gidiyorum, lokanta size emânet, dedi. Kasalarda bira ve votka doludur, istediğiniz kadar alıp içebilirsiniz. Yatacak yatak maalesef yoktur. Masaları birleştirip üzerine yatarsınız. Allah rahatlık versin.

Mermer masaları yan yana getirdik, ceketlerimizi başımızın altına koyduk, paltolarımızı da üstümüze örttük. Uyumaya imkân yok, fakat dinlenmek için uzanmış olduk. Zâten, taş, toprak üzerinde ilk yatışımız değildi.

Cephelerde, aylarca karlar üstünde, siperlerde ıslak toprak üstünde yatmamış mıydık? Bu hâl hiç de gücümüze gitmedi. Ancak, şu at etini, Ali Rıza Bey bir türlü hazmedemiyordu.

Altımızdaki mermerlerin sertliğine rağmen, muvaffakıyetlerimizden memnun, neşeli bir gece geçirdik.

Sabah olunca hazırlandık, Zeynelâbidin Bey’e ve hazır bulunanlara vedâ ederek istasyona geldik. 29 Eylül 1917’de, Doğu istikametine hareket eden trene bindik, Aksây-ı Şark’a (Uzakdoğu) kadar giden Doğu katarları, Moskova’dan Vladivostok’a 15 günde gittiğinden, yolcuların uyumasnı temin için, vagonlar, üç katlı idi. Biz, en üst kata çıktık. Ertesi günü Kazan’a vardık.

Rehberimiz ve muhâfızımız Ömer, bizi doğruca İslam Cemiyyet-i Hayriyyesi’ne götürdü. Cemiyetin reisi bulunan Ahmed Yavuşof’a bizi tanıttı. Cemiyetin başkanı Yavuşof, Kazan’ın en zenginlerindenmiş. Bizi büyük bir alâka ile karşıladı.

Tatar büyüklerini dâvet ettiler. Hasbihâlde bulunduk. Firar ederek Kazan’a gelmemizin sebebini öğrendiler. Aralarında hususi bir konuşma yaptılar. Bizi, şimdilik Tatar hastanesinde misâfir edeceklerini ve Türkistan’a göndermek için gereken yardımları yapacaklarını söylediler. Hastanede güzel ve 4 yataklı bir oda verdiler. Muhâfızımız Ömer de, bizimle vedâlaşarak köyüne gitti.

Gündüzleri, câmileri, medreseleri, kütüphâneleri ve millî teşekkülleri geziyor, gençlerle ve aydınlarla temaslar yapıyoruz. Geceleri de, Türkistan’a gitmek için planlar ve hayâller kurmakla vakit geçiriyoruz.

Bir hafta kadar geçmişti. Tatar Cemiyeti Hayriyye-i İslâmiyesi tarafından Şâkir Bey isminde bir zât gelerek, cemiyet menfaatine bir temsil verileceğini, bu temsilde rol almaklığımızı veyâ sahnede birkaç monolog söylemekliğimizi ve bu takdirde hâsıl olacak gayri sâfî paradan yüzde onunun bize verileceğini beyan ve teklif eyledi.

Hayâtımızda bir defâ bile sahneye çıkmamış olduğumuzu ve bu müşkül işi başarı ile neticelendireceğimizden şüpheli bulunduğumuzu söyledik.

-O halde birkaç şarkı da söyleyemez misiniz? Dedi.

Hânende olmadığımızı, ancak toplu olarak birkaç askeri marş söyliyebileceğimizi beyan eyledik. Kabûl edildi. Bir piyanist gönderdiler, bu zâtla birlikte, piyanosunun bulunduğu yere gittik. Söyliyeceğimiz marşları notaya aldı.

Piyano ile birlikte birkaç prova yaptık. Aynı zamanda, kısa bir nutuk/konuşma da hazırladık. Kazan’da çıkan Tatar gazeteleri, Türk zâbitleri tarafından büyük tiyatroda, İslâm Cemiyet-i Hayriyyesi/Müslüman Hayır Cemiyeti menfaatine verilecek konser arasında Türk şarkıları ve Türkçe bir nutuk söyleneceğini ilân ettiler.

7.