Esir Bir Türk Subayının Hâtıratı-7

0
16
(Üstte, o zamanki Taşkent’ten bir fotoğraf görülüyor.)

O akşam, üç bin bilet satılmış, tiyatro binası hıncahınç dolmuştu.

Konser başladı. Bizim sıramız gelince, dört arkadaş, ağız ağıza verip hazırladığımız marşları okuduk. Çok alkışladılar. Bundan sonra, arkadaşımız Münir Bey, Türkçe nutku okudu. Bunu da çok alkışladılar.

Vazifemiz bitmişti. Sahneden indik. Bizi, tiyatronun büfesinde hazırlanmış masaya götürdüler. Sofrada çeşitli pastalar, tereyağı, siyah havyar, çeşitli reçeller sıralanmıştı.

Aramızda, Tatarlar’ın kibar âlemine/seçkinlere mensup genç bayanlar ve baylar yer almıştı. Çaylar geldi. Uzun zamandan beri hasretini çektiğimiz nefis pastalardan yemeye başladık. Sabih Bey:

-Kusura bakmayın, senelerden beri böyle sofraların hasretini çekiyoruz. Belki karnımız doymuş, ama gözlerimiz hâlâ aç, müsaade ederseniz biraz daha yiyelim, dedi.

Bu sefer tabaklar daha fazla dolup geldi. Yedik, içtik, konuştuk. Konser bitince yerimize geldik. Ertesi sabah, hâsılattan payımıza düşen 600 ruble gönderilmişti. Ayrıca, ziyâretlerine gittiğimiz zengin ve yüksek şahsiyetler de, yol masrafı için yardım parası veriyorlardı.

Kazan’a gelişimizin sekizinci günü, Tatar Harbiye Nezâreti’ne dâvet olunduk. Müsteşar Mehmed Mehmedof bizi kabûl etti.

Hoşbeşten sonra bize, şu sırada Türkiye’ye geçmenin çok zor ve hatta gayrimümkün olduğunu söyleyerek yeni teşkil olunan Millî Tatar Ordusu’nda muallim sıfatıyle vazife almaklığımızı teklif etti. Düşünmek için biraz mühlet istedik, sonra muvafakatimizi bildirdik.

Ertesi gün, kıt’alarımıza gitmek üzere kalktığımız zaman, tekrar Harbiye nezâreti’ne çağırdılar:

-Özür dileriz, sizin tâlim ve terbiye usûlünüz Almanlar’dan alınmıştır, hâlbuki bizim kabûl ettiğimiz Fransız usûlüdür. Bu itibarla, Tatar zâbitleri bu tâyine itiraz ediyorlar, dediler.

Şu cevabı verdik:

-Türk ve Tatar, kardeştir. Buradaki hizmeti biz, millî bir vazife olarak kabûl etmiştik. Zâbitlerinizin endişesi haklıdır. Sizden ricâmız şudur: Türkistan’ın başkenti Taşkent’e gitmemize yardım edin».

Bunun üzerine bize birer “soldat”/asker kaputu, birer çizme ve kalpak verdiler.

Tatar neferi kıyafetine soktular.

Kafkasya’da bulunan Diki Diviziya -Yavuz Tümen- adını taşıyan Tatar fırkasına mensup olduğumuzu ve mezûnen Kazan’a gelmiş bulunduğumuzu, iznimizin bitmiş olması hasebiyle Taşkent-Krasnavodsk yoluyla Kıt’alarımıza iltihak edeceğimize dâir birer vesika doldurup mühürlediler, elimize verdiler.

Tatarlar’ın bu ikrâmı, hepsinden fazla makbule geçti.

Hazırlığımızı yaptık. 10 Ekim 1917’de trene bindik. Taşkent’in yolunu tuttuk. Trende, Ermeni askerlerinin bulunduğunu fark ettik. Türk olduğumuzu anlatmamak için, vagonun üst kısmına çıktık. Mümkün olduğu kadar konuşmamaya ve ihtiyaçlarımızı işâretlerle birbirimize anlatmaya çalıştık.

Rus trenleri, umumiyetle mazotla işler. Askerî nakliyat dolayısiyle trenler çok intizamsız olduğundan, hareketimizin on birinci günü 21 Ekim 1917’de Taşkent’e vâsıl olduk.