Esir Bir Türk Subayının Türkistan Hâtıratı-8

0
23
(Fotoğrafta Türkistan Maarif Vekîli Bursalı Mahmud Emin Bey ve sağda Karî Mahmud Bey görülüyor)

İstasyondan şehre giden ana caddeyi tâkîben, karşımıza gelen ilk câmiye girdik. Cemaat, ikindi namazından dağılıyordu.

İmam Efendiyi görerek, bizim Türk olduğumuzu ve vatanımıza gitmek için esaretten kaçtığımızı anlattık. Etrâfımıza birçok kimseler toplandı. İmam, haber gönderdi; bu câmi ve avlusunun içindeki ilkokulu idâre eden hayır cemiyetinin âzâlarını çağırdı.

Mektebin odasına çıktık. İki saat kadar konuştuk. Bu zâtlar, evlerinden yemek getirdiler. Yemeklerimizi yedik.

“-Sizi evlerimize alamayız. Burası müstakil bir hükûmettir ama, Rus kontrolü altındadır. Bu gece okul binâsında yatın, yarın bir şeyler düşünürüz”, dediler ve evlerinden getirttikleri birer yastık ile birer battaniye verdiler.

Mektebin sıraları üzerinde geceyi geçirdik.

Hürriyete kavuşmuştuk. Hâlimizden hiç de şikâyetçi değildik. Ertesi günü, Taşkent’in esas halkının Özbekler olduğunu ve Tatarlar’ın ticâret maksadıyla gelip buralara yerleşmiş bir azınlıktan ibâret bulunduklarını ve Özbekler’in “İstrâti Gorod” dedikleri eski şehirde oturduklarını öğrendik.

Kahvaltı yapmak üzere bir Çayhâneye gittik. Herkes gibi biz de bağdaş kurup, peykelere oturduk. Piyâle denilen kulpsuz büyük fincanlarda çay geldi. Birer çörekle çaylarımızı içtik.

Konuştuklarımızdan ve çekingen tavrımızdan, yabancı olduğumuzun farkına vardılar. Her ne kadar kıyâfetlerimiz Tatar askerine benziyorsa da, konuştuklarımızdan bir şey anlayamadıklarından, merak içindeydiler.

Kendimizi tanıttık. Onların tavsiyesine uyarak, İstrâti Gorod’da, Ulemâ Cemiyeti Reisi Molla Tölegen ile Münevver Karî’yi ziyârete gittik.

Bizim, Türkiye Türkleri’nden ve Halîfe’nin zabitlerinden olduğumuzu öğrenince, hemen yerlerinden kalkıp, ellerimizi öpmek istediler; derhâl vaziyet değişti, etrafa haber gönderildi. Bir saat sonra Münevver Karî de dâhil 25 kişilik memleket büyükleri toplanmıştı.

Bizi, çok samîmî ve candan alâka ile dinlediler, aralarında konuştular. Her birimizi zenginlerden birinin evine misâfir olarak gönderme kararı aldılar.

Ben, “Seyyid Şehâbeddin Tâci Han İşan”ın evine gönderildim. Ali Rızâ Bey, “Atâ Han”ın evine, Münir Bey arkadaşımız “İşan Hoca”nın evine, Sâlih Bey arkadaşımız da “Seyyid Veli Bay”ın evine gönderildi.

Şehâbeddin Han’ın, selâmlık tarafı; büyük bir avlunun etrafına dizilmiş büyük bir Mihmanhâne yâni misâfir salonu ile Tekke’nin büyük zikir odası ve üstü kubbeli, demir kapılı

bir “Sakal-ı Şerîf dâiresi” ve 10’dan fazla, küçük küçük misâfir odaları ile misafirlerinin atlarının bağlanmasına mahsus bir Ahır ve misâfirlerin yemeklerinin piştiği Mutfak ile Kiler’den ibâretti.

Bana, Sakal-ı Şerîf’in hemen yanındaki husûsî odayı verdiler. Harem Dâiresi’nden, temiz yastık ve yorganlar geldi. Oda, gayet nefîs Türkistan halılarıyla döşetilmişti.

Şehâbeddin Han’ın babası, Tâcî Han İşan; -İşan, Şeyh demektir- civar vilâyetleri de içine alan, geniş bir nüfuz bölgesine sâhip, ünlü bir Şeyh imiş. Vefat edince, İşanlık vazifesi, büyük oğlu Şehâbeddin’e intikal etmiş.