Gül Kokusu

0
292

(Her gül kokan yerde muhakkak gül vardır. Her gül kokan yerde gül olduğu gibi her dedikodusuz ve fesatsız olan mecliste de Hz.Muhammed vardır. Nerede muhabbet,orada Muhammed…)

(Ken’an Rifâî – Sohbetler)

Uyku, ölümün kardeşidir.

-“Geçenlerde vefat eden Beylerbeyili Mü’mina Hanım’ın zevci Mazhar Bey geldi. Çok yaşlı olmakla beraber beni görmek için Küplüce Yokuşu’nu çıkmak zahmetine katlanmıştı. Hemen yanına indim ve hatırını sorarak, nasılsın Mazhar Bey? Dedim.

Fenâyım Efendim, fenâyım… dedi. Neden, diye sordum. Ne yapayım, yalnız kaldım. Her gün ağlıyorum, diye cevap verdi. Bu nasıl söz Mazhar Bey? Dedim. Bilmiyor musun Cenâb-ı Hak: Ben sizinleyim, siz kiminlesiniz? Buyuruyor. Bilmiyor musun yine Cenâb-ı Hak: Ben sabır edicilerle beraberim, buyuruyor.

Senin Allah’ın var, Resûlullâh’ın, Pîr’in, Şeyh’in var. Bu sözünden, evlâdım olman hasebiyle ben mahcup oldum. Ben, bana mensup olan kimselerden böyle şükürsüzlük zuhur etmesiyle üzülür ve mahcup olurum.

Bak, Allah sana ne lutuflar ihsan etmiş. Evlâdın gözünün içine bakıyor. Gelinin başında dîvan duruyor. Yaşına rağmen sıhhatin yerinde. Ya maazallah, kötürüm olup yataklarda kalsan… Yahut horlanıp tahkir edilsen… dedikten sonra tekrar: Nasılsın Mazhar Bey? Dedim. Aman iyiyim Efendim, iyiyim çok şükür. Bana bunları söyleyip gafletten uyandıracak sizden başka kimim var? dedi.”

1931’den 1934’e kadar üç yazı Emirgân’da geçirdik. Bize üç mevsim güzellikleriyle rûhânî bir sığınak olmuş olan bu köye, Hocamız sayfiye için orayı seçer seçmez, resmî makamlarca târihî ismi kaldırılarak Ulu Köy adı verildi. Bu yaz ise, Hocamız Büyükdere’ye nakletti ve ne hoş bir cilve ki Ulu Köy’ün ismi tekrar Emirgân oldu.

Akşam üstü okuduğumuz Mesnevî-i Şerifte, arif kimsenin vasfından bahsedilirken, onların dünya ve kesret renklerinden arınmış ve Allah’ın cezbe ve tecellileriyle renksizlik mertebesine yükselmiş ve Hak’la ebedîleşmiş oldukları, böylece de vahdet deryası içinde Hak’tan başka bir şeye nazar etmedikleri söyleniyordu:

“İşte, ancak bu kimseler zikir sahibidirler.

Esasen kalp, beşeriyetin kesafet ve tozlarıyle perdelenmiş bir cevherdir. Tıpkı bir pırlantanın toprak ve yabancı maddelerle karışmış olup da onu türlü ameliyelerle taşından toprağından ve diğer yabancı maddelerinden ayırdıkları gibi, karanlıklar ve gafletlerle kapanmış olan o kalbin de cilâsı fikirdir; nuru zikirdir; mahfazası ise sabırdır.

Fakat zikir ne demektir? Zikir, İsm-i Celâl yahut Kelime-i Tevhîd çekmek değildir. Bunlar birer kabuktan ibarettir ki bu zikri gramofon da yapabilir, insandan aranan ve beklenen ise hakîkî zikirdir.

Zikir kalbe gelen şeytanî vesveselerden o kalbi muhafaza etmek yâni boşaltmak ve mâlâyânî ile ülfeti terketmektir. Sonra çoklukta birliği görmek, dâvadan uzaklaşmak yâni tam bir sulh içinde olmak ve kalbe ilham olan mânâları tefekkür etmek yâni gafil olmamaktır.

Yoksa, sabahlara kadar teşbih çekip kafanı duvarlara vurmuşsun ne fayda? Ondan maksat bu söylediklerimin icrâsıdır, fakat gaflette olan, senin vâsıl olduğun hakikatlere erişemez.

Ken’an Rifâî – Sohbetler