Han-2

0
59

”Gözyaşlarım”

Sevgili Dostlarım!

Malını, sermâyesini çar çur edenler, kısa zaman sonra fakirliğe düşerler.

İşte biricik sermâyesi kalbi ve vakti olan insan, bu hazineyi dikkatli harcamaz, iyi ve güzel yerlerde kullanmazsa düşeceği durum, felâket bir yoksulluktur, sıkıntıdır, strestir, nefrettir, kavgadır.

Koca Yunus:
“Ben gelmedim dâvi için
Benim işim sevi için”

Derken… “Beri gel barışalım” derken bizleri fakirlikten zenginliğe, sıkıntı ve stresten huzûra nefretten sevgiye ve kavgadan barışa çağırmaktadır. Bu zor bir iştir fakat işlerin en güzelidir. Bu, güç bir yoldur fakat yolların en emîn ve en güzel olanıdır.

Biliniz ki hiçbir kervan, hiçbir yolcu uyuyarak ilerleyemez. Yol almak için yürümek… Doğru bir yolda, güvenilir bir rehberin peşi sıra yürümek gerek! Birisi bana ne dedi biliyor musunuz: “Yol almak için kalbinde uygun bir ortam, dimâğında sohbet lezzeti ve ateşi olacak. Her kimin kalbinde sevgi ateşi ve sohbet tadı yoksa, onun gönül gözü kapalıdır.”

Koca Yunus, ne diyor:

Yunus sen bu dünyaya niye geldin? 
Gece gündüz Hakk’ı zikretsin dilin. 
Enbiyaya uğramaz ise yolun, 
Göçtü kervan, kaldık dağlar başında.

Kervanı kaçırıp, dağlar başında çâresiz ve sâhipsiz kalmak istemiyorsak, gözümüzü açmamız gerek.

Zîra kervan, her uyuyup kalanı bekleseydi menziline varamazdı. Değişik değişik yapıdaki insanın bulunduğu kervandan ayrı düşmek, yırtıcı hayvanlara hırsız veya haydutlara yem olmak da demektir. Bu bir tehlikedir, Han’a ulaşmamış olmak, daha büyük tehlike! Yola çıkış gâyeniz, Han’a varabilmekti. Kervanı kaçırmazsanız, dağda tek başınıza olmayacak, emîn, güvenilir bir çatı altında bulunacak, doyacak – dinleneceksiniz.

Çünkü orası adı üzerinde, han!

Kimler konaklamaz ki!..

Her aç ve açıkta kalan, her başı sıkışan, her ihtiyaç sâhibi, oraya rahatça girebilir.

Çünkü Han’ın varlık sebebi budur.

Diyebilirsiniz ki, “Sen hayâlden söz ediyorsun. Nerede bu han? Kim görmüş? Kaç kişi konuk kalmış? Bize katı gerçekler lâzım, hayâller, vehimler değil!”

Evet, böyle diyebilirsiniz.

Ama şu konuştuklarımızın hayâlden ibâret olduğunu hangi gönül sâhibi iddia edebilir? Bütün mes’ele; Yol, Yolcu, Han ve Hancı telâkkilerimizdeki farklılıklarda düğümleniyor.

Eğer bu kelimelerin taşıdığı mânâ üzerinde anlaşırsak, hayat ve gerçek bahsinde de hemen anlaşırız. Meselâ Sâmiha Ayverdi bize yol gösterip, ipuçları veriyor:

“Handır bu gönlüm, yâ misâfirhane…

Derd konuklar, derman konuklar, hayâl konuklar, melâl konuklar mümkün konuklar, muhâl konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan. Handır bu gönlüm, yıkık, dökük… Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, câhil konuklar, gelen konuklar, geçen konuklar… Hele bir Hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan.”

Demek ki Han, gönüldür. Orada dert de konuklar, derman da, hayâl de barınır, üzüntü de, sevinç de…

Orada imkânsız arzularımız da bulunur, imkân dâhilindeki niyetlerimiz de… Fakat gönüldeki en şaşmaz müşteri ve misâfir hasret’tir. Orası, belki yıkık döküktür, fakat gelen geçen, zengin fakir, herkes konuklar.

Hele Hancı…

Hele Hancı,  hiç çıkmaz ordan. Çünkü han, Hancı’nın malıdır.

Hanlar, yol üzerine yapılır ki ihtiyaç sahipleri oraya kolay ulaşabilsin. Sâdece körlerin yaşadığı bir ülkede ayna satmaya kalkarsanız, size gülmezler mi? Hiç böyle ticâret olur mu?

İşte bu yüzden hanları, yollar üzerine yaparlar ve derler ki;

Gönül hem handır, hem de yol!

“Yol gönüldür, yolcu sensin.” diyen Ulular Ulusu, Yunus’un dilinden şöyle sesleniyor:

Gönül hayran oluptur aşk elinden,
Ciğer büryan oluptur aşk elinden.

Yunus Emre bu hasrete bu zara,
Acep mihman oluptur aşk elinden.

Belli ki Koca Yunus’un derdi de Han’a varmak, orada mihmân olabilmekti.

Ne diyor:

Yunus Emre bu hasrete bu zara,

Acep mihman oluptur aşk elinden.

Yâni Hancı’ya yalvarıyor: “Ben senin hasretinle ağlamaktayım. Acaba gözyaşlarımı görüp misâfirliğe kabul eder misin beni?” 

Hayır! Kendisi için değil, bizim için yakarıyor ve bizlere yol gösteriyor. İpucu veriyor. Eğer diyor; Han’a ulaşıp Hancı’nın konuğu olmak istiyorsanız, O’nun aşkı ve hasretiyle, zâri zâri ağlayın! Oraya varmanın başka bir yolu yoktur!

Sonra gene sesleniyor:

‘‘Ağla gözüm ağla, gülmezem gayri

Gönül dosta gider, gelmezem gayri.”

O gerçek Dost’a giden gelebilir mi? Halk arasında “Allah ağlatmasın!” diye bir söz vardır. Yunus ve Yunus gibiler:

“Gözyaşı siler günâhı…” derken, halkın “Allah ağlatmasın”, demesindeki terslik nedendir acaba?

Ortada hiçbir terslik yok!

Ben Türk Edebiyatı’nın en zarif, en ince türü olan Hoyratları çok severim. Bilmem siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İşte bunlardan biri:

           ‘‘Dolan gözler, dolan gözler

              Dolanmış dolan gözler

              Bana derler ağlama

              Durmuyor dolan gözler.”

Hem soy ve hem de ahlâkça Yüce Peygamberimizin izini izleyenlerden bir Ulu diyor ki: “Bu yolda ilerlemenin şartlarından biri de, gözyaşlarının yanaklardan süzülmesidir.” Evet, dolan gözde yaş durmaz ve gönül yolcusu konaktan hoşlanmaz!

Varacağı son menzili bilen insan, ara istasyonlarda oyalanır mı?

İstemez elbet… “Gönül yolcusu konaktan hoşlanmaz!”

Gelelim halkın, “Allah ağlatmasın” sözüne…

Derler ki: “Allah, sevdiği kulunu önce ağlatırmış ki, sonunda tam gülsün.” İşte halkın, “Allah ağlatmasın!” demesi; “Allah seni, Allah’dan başka bir şey için ağlatmasın!” demektir ki; bu, “Allah seni güldürsün!” demenin başka bir şeklidir.

Böyle olmasa, Mevlânâ:

“Gözyaşlarım

  Yeter bir delil

  Yeter bir delil

  Yeter bir delil!” der miydi?

Bir başka Allah dostu ise

“Ağlasam, ah ağlayabilsem… Ama ne mümkün”,  diye hayıflanır mıydı?

Belli ki aşkın en büyük delîli gözyaşı…

Sevenin, sevilene sunduğu incidir gözyaşları.

Belgedir onlar, delildir; kıymeti büyüktür gözyaşlarının.

İşte bu yüzden hayıflanmış bazıları ve demişler ki:

      ‘‘Ağlamakla tayyedersin

         Menzil-i maksûdunu

         Gözyaşından abdest al da

         Gözle gör mâbûdunu!”

Demek ki insan, sevdiğine uçarcasına kavuşmak istiyor ve O’nu bir an önce görmek istiyorsa sevdiği için gözyaşı dökebilmelidir. Hem, öyle ağlamalıdır ki gözyaşından abdest alıp, arınıp temizleninceye kadar. Çünkü randevusuna giden âşık temizlenir, süslenir öyle gider. Bu sevdiğine verdiği kıymeti gösterir, O’nun gözünden düşmek istemez.

Allah sizleri bu mânâda daima güldürsün e mi dostlarım!…

“Gecenin bu saatinde üzüntü, keder ve sıkıntıyı çağrıştıran gözyaşını, ağlamayı bırak da neş’eden, sevinçten söz et bize”, diyebilirsiniz…

Sakın yanlış anlamayın…

Biz de zâten aynısını yapmaya çalışıyoruz.

Günümüz insanının pek sık kullandığı tâbirle söylersek, “stres”den bunalmış gönülleri ışığa, ümitli ve sevinçli olmaya döndürmenin çabası içindeyiz.

Bırakın herşeyi… Biz yaşama sevinci denilen oksijeni, içimize bol bol çekmeliyiz. Onu doyasıya solumalıyız. Hayâtı sevmeli, insanları sevmeli, her şeyi sevmeliyiz. Hayat karamsarlıktan, kötümserlikten, yasak ve emirlerden ibâret değildir. Tam tersine, hayâtın içinde bu saydıklarımızdan daha çok ümitler, sevinçler ve müjdeler gizlenmiştir. Yeter ki biz ümit kapısını, sevgi ve müjde kapısını çalalım. Bir anda açılacak ve bize gülümseyecektir.

Gülümseyecektir. Çünkü hiçbir din yasaklar kitabı olarak gelmemiştir. Hele bizim dinimiz aslâ yasaklar ve emirler dini değildir.

Suç, cezâ, günah, cehennem; bunlar ne kadar dinî terimlerdense, kabahat, zebâni, gayya kuyusu… Bunlar da ne kadar dinî tâbirlerden ise; Sevap, mükâfat, cennet, cennet hûrileri, ırmaklar ve cennet şarapları da diğerleri kadar dinimize ait terimlerdir ve bunlar sayıca ilk terimlerden kat kat fazladır.

En kestirme olan sözü Yûnus’tan dinleyelim:

            ‘‘Yedi tamu yarattın

               Kâfirlere vâdettin

               Ona müminler girmez

               Hazzı olan girsin

            Sekiz cennet yarattın

            Habîbine vâdettin

            Ona kâfirler girmez

            Müminlere ne dersin?”

Sevgi dini olan İslamiyeti, korku diniymiş gibi gösterenler, Allah’ın âlemleri kuşatacak kadar geniş ve sonsuz olan rahmetini, bilmeden daraltmaya çalışanlardır.

Bizim en büyük düşmanımız cehalettir, bilgisizliktir.

Hani bir söz vardır, şöyle derler:

‘‘Erenlerin dokuduğu çul yanmaz

   Cehennemde günah yanar, kul yanmaz!”

Allah’ın sınırsız affı ve merhameti karşısında “günah” nedir ki? Biz gerçekten affedilmeye lâyık olarak baş eğer, boyun büker, yalvarırsak hiç geri çevrilir miyiz? Yüce Kitabımız’da sayısız müjde varken, ne diye karamsar ve kötümser olalım?

Bakın, ne demiş Anadolu Türk’ü:

            ‘‘Suçu menden, suçu menden

               Su çıkar, su, çimenden

               Mevlâm suçumdan geçmiş

               Kim sorar suçu menden?”

“Pişmanlık senin göğsünü tırmalayan şeydir”, buyuruyor Yüce Peygamberimiz.

Tövbe ise bir hatâda ısrar etmemek ve onu bir daha yapmamak demektir.

Öyleyse bize korku mu hâkim olmalı? Yoksa sevgi mi?

Biz korkacaksak, asıl kendimizden korkalım. Çevresinde dâimâ hatâ, suç, günah arayan kimseleri de kendi hâllerine bırakalım. Gözümüzü kendimize çevirip, başkalarında hatâ aramaktan vazgeçelim.