Hasan’ın Tiyatrosu

0
15

UZUN bir boy, pat bir burun, cascavlak bir kafa, hımhım bir ses, fakat bütün bunların yanında, fıldır fıldır dönen, alev alev yanan bir çift zeki bakışlı göz.

Kızıltoprakta kahveci çırağı imiş, mektep, medrese görmemiş, birazcık bilgisi sonradan edinme idi.

İstanbul halkına kendisini çok sevdirmişti.

Sanatkârlık bakımından pek basit, iptidâî idi. Nüktelerinde, cinaslarında da meselâ Kavuklu Hamdi Efendi gibi, zarâfet, incelik, keskinlik yoktu. Alelâde «mahalle kahvesi mazmunları» tekerrürlerdi.

Böyle iken halkı güldürür, katıltırdı. 

Öyledir: bazı sanatkârlar vardır ki, sâdece sahnede görünmeleri bile seyircilerde kendilerine karşı sârî/bulaşıcı bir sempati uyandırır.

Hasan onlardandı.

Kendi kendine takındığı «Komik-i şehir» lâkâbını efkârı umûmiye sevgisiyle teyit ve tasdik eylemişti.

Ramazanlarda Direklerarası’nda, sâir vakitler, bütün o zamanki meslektaşları gibi şehrin muhtelif mesîre yerlerinde, seyyar bir hâlde icrayı lübiyat ederdi.

Tulûatçı idi. Yani sahnede aklına ne gelirse, vaziyet ne icap ettirirse söyler, rolünü hemen oracıkta yaratıverirdi.

Merhum Münif Fehim’in fırçasından Kel Hasan Efendi, sahnede…

Bir elinde saplı bir meydan süpürgesi, ötekinde boş bir gaz tenekesi,

ayağında geniş beyaz bir pantalon, sırtında, beli enli bir kuşakla boğulmuş alaca basmadan bir mintan, başında acayip bir fes, kudretten kalın kaşları isli mantarla bir kat daha kalınlaştırılmış, kafa ve burun mâlûm…

Piyesin en dramatik safhasında sahneye öyle bir çıkışı vardı ki, tiyatro kahkahadan, heyecandan, alkıştan, takdir makamındaki ıslıklar ve çığlıklardan yıkılacak gibi olurdu.

Zaten onun tiyatrosu diğerlerine benzemezdi.

Burada seyircinin her çeşidini bulurdunuz. Saray ve Bâbıâlî mensuplarından tutun da Balıkpazarı’nın küfecilerine, kopuklarına kadar, Kel Hasan’ın oyununa can atarlardı.

Abdürrezzak Yıldız’a, Mızıka-i Hümâyun’a alındıktan ve bu sebeple piyasadan çekildikten sonra Mınakyan’la Fehim efendinin oldukça Avrupaî sanatlarından pek o kadar veyahut ki, hiç zevk almayan «tiyatroperveran(!)» cümleten Hasan’a koşarlardı.

Hani ya, verilen paraya göre program da hayli zengindi, doğrusu!

Oyun, Ramazan gecelerinde ber-mûtad teravihden biraz sonra başlar, fakat çok defâ sahur davulu çıktıktan sonraya kadar sürerdi.

Önce, yine halkın teveccühüne mazhar, zamanın meşhur kantocuları: Peruz, Şamram, Miryon Virjini, Küçük ve Büyük Amelya, Gemelil, Bayzar.

Telli pullu elbiselerle, saçlar dağınık, yüzler düzgünle sıvanmış, kollar çıplak, ortaya çıkarlar, Macar Orkestra Şefi Toni Görög’ün idaresindeki derme çatma mızıka ile kanto ve duetto söylerlerdi.

Adlarını saydığım bu kadınlardan her birinin kendilerine mahsus birkaç meşhur kantosu, ayak oyunu, meftunlarını çileden çıkaran işve ve cilveleri vardı.

Kantolar bitince bir perde pandomima oynanır ve bunda zamanın meşhur «Todori» si sanatını gösterirdi.

İşte asıl oyun bundan sonra başlardı.

Ve Hasan’ın, hemen umumiyetle uydurma olduğu için biri ötekini tutmayan repertuvarı içerisinde en çok beğenilen, mesela; «Rüyada taaşşuk» gibi piyes!erden(!), seyirciler ne türlü zevk aldıklarını, ne büyük haz duyduklarını sahneye portakal, sigara, avuçla leblebi, fındık, fıstık ve bâzan da para atmak sûretiyle izhar ederlerdi.

Gecenin en geç vakitlerine kadar süren bu «lûbiyat esnasında seyircilere usanç gelmemesi için Arabistan fıstığı, kabakçekirdeği, sakızleblebisi, gazoz satan geziciler, safların arasında boyuna dolaşır metâ’larını yüksek sesle arz ederlerdi.

Kel Hasan’ın nüktedanlığı yalnız sahneye münhasır değildi.

Oyundan evvel ve sonra, ortağı, emprezaryosu, dostu, akıl hocası meşhur «Kürklü Kâmil» in gazinosunda oturur, bir yandan parasına tavla oynar, bir yandan da mütemadiyen nükte, cinas savururdu.

Onun şehir kıyafeti, oyundaki kıyafetinin tamamiyle zıddı idi. Sahnedeki İbiş, tiyatronun dışında, kerli ferli Hasan Efendi olurdu.

Siyah redingot ve pantolon, şal yelek, Bâbıâlî kalıbı fes, altın saat ve köstek…

öyle de vakarlı bir tavır takınırdı k; bir gece evvel sahnede teneke yuvarlayan, pîr aşkına hakaret gören, dayak yiyen aptal uşakla bu kalantor İstanbul efendisinin aynı adam olduğuna bin şâhit gerekti.

Hasan vâkıa boşboğaz değil, bilakis temkinli idi. Hafiyelerin vızır vızır jurnal mevzuu kovaladıkları o menhus istibdat devrinde bu yüzdendir ki, o, hiç bir kazaya uğramadan ta meşrutiyete kadar tutunabildi.

Meşrutiyetle beraber milli sahnemizde birdenbire meşhut olan hareket ve canlılık da onu pek sarsmadı.

Hasan’ın muayyen müşterileri, meraklıları, meftunları vardı.

Bunlar kendisine vefâkârlık gösterdiler. Oyuna çıktığı geceler, tiyatrosu yine hıncahınç doluyordu.

Kendisinden her veçhile üstün bir sanatkâr olan Naşid’in yıldızı parlamaya başlayınca, yaşı da ilerlemiş bulunan Hasan efendi sahneden tedricen çekildi. Dolaşan şâyialara nazaran da oldukça yükünü tutmuş bulunuyordu.

Îrâdı ile geçinen bir mütekâıt vaziyetine girdi. Son zamanlarında artık kahve kahve dolaşıyor, pek meraklı olduğu tavla oyununda kendine partner arıyordu.

Hasan’ın boşboğaz olmadığını biraz evvel söylemiştik.

Buna rağmen, bir tek defa önemlice bir çam devirmiş olduğunu ve bu yüzden yıllarca korku çektiğini bizzat kendi anlatmıştı:

Bir gün galiba bir sünnet düğünü vesîlesiyle saraya çağrılmıştı. Orada Abdülhamid’i o meşhur, kocaman burnu ile ömründe ilk defa olarak nasılsa görünce, yanında hiç tanımadığı bir adama hitaben:

-“Cenabı Hakk’ın hikmetine akıl, sır ermez,” demişti. “Bir bana, bir de efendimize bak. Allah şu burnun yarısını alıp bana verseydi ne olurdu?”

Fakat birdenbire aklı başına gelmiş, derin bir korkuya düşmüş, ağzı kilitlenmişti.

-“Bereket versin ki, herif ya duymadı, yâhut ki, insaflı imiş, beni ele vermedi!..”