Dükkânı Ulu Câmi civârında, evi ise bizim mahallede bulunan bir Hisarlı Ahmet vardı. Tuhaftır… Babam yaşında biriydi ama ben de dâhil pek çok kimse ona “Ahmet Amca” demez, “Ahmet Ağabey” diye hitâb ederdi.

Bana da, benim kadar herkese de o derece samîmî ve mütevâzî davranırdı ki, ona “Amca” demek, bir nevî resmiyet ifâdesiydi. Ben, bu duygularla “Hisarlı Ahmet Ağabey” diye… Babam ise sazı, sesi ve şahsiyeti dolayısıyla ona hürmetinden dolayı “Ağabey” diye hitâb ederdik.

Şaşılacak şey şu ki, O’nun oğlu olan Mustafa Hisarlı’ya da yıllardan beri “Mustafa Ağabey” diyen ben ve benim gibi çok sayıda kimsenin mevcut oluşudur. Hem baba, hem oğul aynı anda nasıl ağabey olurlar?

Gerçek mânâda “ağabey gibi” davranmasalardı, bizler bu hitap tarzını nasıl seçip benimserdik?

*

Bizim evden yukarı doğru çıkarken, sağda Şekercilerin Evi… Solda Kurtuluş İlkokulu vardı. Yol, okulu solda bırakarak yürürseniz, sizi Hâtuniye Câmii’ne götürür. Öyle yapmaz da sağdan devâm ederseniz, yukarıya Kabristan’a kadar gidersiniz. Hisarlı Ahmet Ağabey’in evi, Hâtuniye Câmii’nin hemen dibindeydi.

“Türkçe Ezan” okunacak diye kanun çıkarıldığı ve: “Tanrı uludur, Tanrı Uludur!” diye ezan okunduğu yıllardan bir hâtırayı rahmetli babamdan naklen arz ediyorum:

(…Her vakit ezan Türkçe okunuyor fakat yalnızca sabah ezanı, bir tek Hâtuniye’den “Allâhuekber, Allâhuekber” diye, bildiğimiz ve hoşlandığımız şekliyle okunuyordu. Yasağa ve zâlim bir dönemin varlığına rağmen, ezanı büyük bir cesâretle ve “bildiğimiz gibi” okuyan bu sesin sâhibi, Hisarlı Ahmet’ti.

Biz, her sabah bu müthiş sesle âdetâ yıkanıyoruz, ezanı ağlayarak dinliyoruz. Ama, bir yandan da üzülüyoruz.

Bir gün, Hisarlı’ya rastlayınca:

–“Ahmet Ağabey, dedim, Allah senden râzı olsun… Bizleri ihyâ ediyorsun. Ama seni alıp götürür ve hapse atarlarsa diye de korkuyoruz. Allah korusun!”

Hisarlı, kendine has kabadayı edâsıyla bana dedi ki:

–“Sen meraklanma ağabey! Benim ezan okuduğum o sabah saatlerinde bütün köpekler uyuyor. Hangisi duyacak da şikâyet edecek?”