Dostlarım! Her nasılsa dünyaya gelen… Doğarken bir şahsî gayreti bulunmadığı gibi, ölürken de ölümü isteyip istemediği aslâ sorulmayan BEŞER cinsi, nasıl insanlaşır derseniz; kısaca, İNSANLA diye cevaplandırmak gerekir. Yâhut şöyle: “Hepsinden iyice, bir gönüle girmektir.” Bir testi, pınarın başında kırk yıl insan eli, o testiyi çeşmenin lülesine tutup sabırla beklemedikçe dolmayacağı ve maksada erişilemeyeceği gibi; Bir duâlı dil, bir şifâlı el de bizi tutup, yönümüzü, Han’a gidilecek yola döndürmedikçe, İNSANLAŞMAMIZ mümkün değil! Karşımızda bir örnek görmedikçe… Kıstaslarımızı, ölçülerimizi, değer yargılarımızı nasıl edineceğiz? Bilmediklerimizi kime sorar, öğreniriz?

İnsanlık için tek örnek Peygamberimiz’dir. Bundan, kimsenin şüphesi olmamalı. O’ndan başka bir örnek, bir başka yol gösterici, bir kılavuz arayan, Han’a değil, şeytana varır.  

Biz, bildiğimiz her şeyi, bir diğer şahıstan öğrenmedik mi? İyi veyâ kötü, her türlü şeyin bir ustası vardır. Hocası, öğretmeni, rehberi vardır.

Bakın, Yûnus ne anlatıyor:

“Gel ey kardeş, Hakk’ı bulayım dersen
Bir kâmil mürşîde varmayınc’ olmaz
Resûlün cemalin göreyim dersen
Bir kâmil mürşide varmayınc’ olmaz!”

Her bilginin, her san’at ve mesleğin üzerinde olan bilgi için yâni gönül ve insanlık bilgisi için de bir yol gösterenin gerektiği meydandadır.

Bir dersten sınıf geçmek, diploma alabilmek, yahut imtihan kazanmak uğruna kurslara gidiyor, özel hocalar tutuyoruz da; Hak ve Hakîkat yolunda bilgilenmek için şart olan bu işin yetkili hocasını ne diye yadırgayalım?

Sokağa çıkarken, bir kere olsun aynada kendine çeki düzen vermekten kaçınmayan bizler; bize bizi bildirecek bir cilâlı Ayna’ya olan ihtiyâcımızı neden anlamak istemeyiz, bilmem ki?

Biz, zavallı birer körüz!

Hani, fil hikâyesini bilirsiniz;

Bir grup görme özürlü insanın önüne, bir fili getirip koymuşlar; hayatta fil nedir bilmeyen bu kimselere:

“Haydi demişler, fili ayrı ayrı hepiniz anlatın!”

Her biri, Hayvanın ayrı uzvunu tutan bu insanlar; hep de el yordamıyla ve nereyi tutmuşlarsa, fil diye, o uzvu anlatmaya başlamışlar. Bu târiflerin hepsi birden belki fili târif ediyor; fakat, teker teker, hiçbir târif, fil değil! İşte, biz de Hak ve hakikat karşısında aynı durumdayız. Hattâ daha da beter… Çünkü, Allah bizi, görme imkânından mahrum etmediği halde görmemekte ısrar ediyoruz.

Dünyânın dönüşü, hayâtın akışı; hep de bir usta-çırak alışverişine dayalı olarak sürüp gider. Biz, farkında olsak da olmasak da; hayâtın kânunu, budur. İşte, bu Ustalardan bir Usta’nın bir de talebesi varmış… Hocasına o derece benzemek istermiş ki; peşinden hiç ayrılmaz ve hep de O’nun bastığı yerlere basarak yürürmüş. Bir gün, gene böyle giderlerken, Usta, çırağına dönüp demiş ki:

-“Evlât! Değil böyle ayak izlerime basmak; üzerimden şu deriyi yüzüp giysen, gene de nâfiledir. Tâ ki, benim ahlâkımla ahlaklanmadıkça…!”

Peygamberimiz:

“Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyuruyor.

Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmış bir ayna olacak ki; bakıp, görebilelim. Yürüyebilelim.

Birine sormuşlar:

-“Taklit nedir?” diye… Cevap vermiş:

-“Biz, yolcuyuz. Nereye gidiyoruz? Hakk’a gidiyoruz. İşte bu söz, şirk sözüdür. Hak bizden uzak değil ki O’na gidelim. Lâkin beşeriyetteyiz. Böyle söylemek icâp eder. Nefsimizden kalbimize sefer ediyoruz. Onun için, nefsimize uyup boş şeylerle vakit geçirmemek lâzımdır. Taklit, Hak’tan gayrı görmek, Hak’tan gayrı işitmektir.”

Demek ki, körü körüne… Ezbere taklit etmek değil; neyi neden yaptığımızı araştırıp, sorarak yürümek gerek… Gerek ama, bu yolu yürümenin bir tek… ama bir tek şartı var; iyi ahlâk sâhibi olmak. Her ân ahlâkı güzelleştirmeye çalışmayan adamı, bu yolda yürütmezler.

Sakın, adam sözüne takılmayın Dostlar! Adam sözüyle “Erkekleri” kastetmiyorum.

Hani, zâtın birine;

-“Kırklar, kaç kişidir?” diye sorduklarında:

-“Kırk neferdirler.” cevâbını vermiş.

Neden “Nefer” kelimesini kullandığı merâk edilince de:

-“Eee, demiş, içlerinde hanımlar da var, ondan böyle söyledim.”

Evet, şimdi biz de adam sözünü düzeltip, öyle söyleyelim.