“Yollar bizden bir izdir

Ne duysak sesimizdir

Ne görsek, benzer bize” diyor Merhum Necip Fazıl… İşte sevgi ve birlik anlayışı!

Ve söz, şimdi, Ken’an Rifai derler bir Ulu’da:

“Yol gönüldür. Gitmek, kendiliksiz kendine gitmektir, bilmek ve bulmaktır. Evvelâ kendinden çıkacak, sonra kendiliksiz kendine döneceksin. Yâni, kendi hakikatini bilecek ve nihâyet kendi hakikatini açıkça görüp bulacak ve kayıtsız şartsız, ikiliksiz tevhide kavuşacaksın.

Fakat bu söylediğimiz gerçeklerin, yalnız maddî ilimler ve maaş aklıyla, yâni dünyâ işlerine eren akılla idrâk edilmesi mümkün değildir. Bunun için mutlak bir kâmil insanın yardımına ihtiyaç vardır. Onu bulunca da hemen Hakk’ı buldun bil.”

Dostlarım!

Biz, günlük hayattaki her söz ve hareketimizle ne yapıyoruz biliyor musunuz?

Dâima gerçek insan’ı özlüyor, hakîki insanı arıyor ve onu târif ediyoruz.

Tutup, birine sinirleniyoruz; -mesela- “Böyle de yapılmaz ki…” diyor, ona içerliyoruz. Yâhut, “Bu da söylenecek söz mü, yakışır mıydı?” diyoruz.

“Böyle de yapılmaz ki…” derken; o hareketin sâhibini kiminle kıyaslıyoruz?

Bilip tanımadığımız, hayâlimizdeki sabırlı, olgun, hoşgörülü, sevecen bir insanla kıyaslıyoruz.

“Yakışır mıydı? Bu sözü bana nasıl söyler?” derken de gene aynı duyguyla konuşuyoruz. Ve herkeste o kişinin özelliklerini arıyoruz.

Gerçi, tenkîd ettiğimiz hareket ve sözlerin bir benzerini biz de başkalarına yapıp söylemekten geri kalmıyoruz ama, gene de herkesi ideal insanın karakteriyle tartmayı sürdürüyoruz.

Olgunluğu herkesten bekliyor; kendimiz ham davranıyoruz.

Sabrı, hep bizim dışımızdakilerden istiyor… kendimiz aslâ sabırlı olmayı denemiyoruz.

Otobüste kimseye yer vermiyoruz, fakat herkesin bize yer vermesini bekleyen, gene biziz…

“Ayıptır!” hükmünü, nasıl ve neye göre veriyoruz?

Gene o, hayâlimizde yaşattığımız mükemmel İNSAN’a göre… O’nun prensiplerine göre!

Bu misâlleri daha da çoğaltmak mümkündür. Fakat, özetle; kendimizin dışındaki her sözü “DOĞRU” terâzisine vuruyor, kendi dışımızdaki her hareketi “GÜZEL” kantarında tartıyoruz.

Demek ki, kendimiz bunları tatbik etmesek bile, yaradılış icâbı, içimizde DOĞRUYA, GÜZELLİĞE, HAKİKATE doğru bir çekiliş var, bir arzu var. İNSAN denince; bu söz, bize mükemmel insanı çağrıştırıyor.

İşte, ham ve sıradan insan, yâni beşer; farkında olmadan olgun ve SIRADIŞI insana doğru nasıl bir arzu, meyil ve hasret besliyorsa; kendisini güzel ahlâk imbiğinde arıtmış olgun insan da; insanlığın EFENDİSİ olan Yüce Peygamberimiz’e doğru müthiş bir aşkla çekiliş hâlindedir.

Hasreti, O’nadır. Ölçüsü O’dur. Arzusu, meyli, kalbi, vakti… Evet, her şeyiyle O’na yönelmiştir. Bir günebakanın Güneşe dönmesi gibi! Böyle hakîki insanların özelliklerini anlatmanın imkânsız olduğunu söyleyenler de gene o gerçek insanlardır. Ne kalem ve ne de kâğıt, onları anlatmaya yetmez; ömürler tükenir, fakat onların güzellikleri ve özellikleri tükenmez diyorlar.

Gerçek insanı anlatmak için, onlardan biri şöyle demiş: “Eğer bedenî ihtiyaçlarını da karşılamasalardı; sen, onları melek sanırdın.” Düşünüyorum da; insandan, yerine göre, “Meleklerden üstün” diye söz edilmesi, belki de bundan. Çünkü bakın, bir bedene bürünmüşken bu vasıfları kazanmış… Melek, dünya ile kayıtlı ve bedene bağlı olmadığı, nefs taşımadığı için, İNSAN’a nazaran çok farklı bir boyutun mensubu. İnsanın işi, bu yüzden daha zor, fakat daha makbul!