Jöntürkler’e dâir rahmetli Sâmiha Ayverdi’den pasajlar:

0
40

Jöntürkler’e dâir rahmetli Sâmiha Ayverdi’den pasajlar:

“Ne çâre ki memleket münevverleri, siyâsî ufukları dar, mantık ve akıldan ziyâde heyecanlarına tâbi kimselerdi. O kadar ki, iftihar ile mensup oldukları ihtilâlci cemiyetin adı bile, yabancı bir dilde künyelenmiş ve nizamnâmesi ise Karbonari İtalyan Farmason Cemiyet’nin nizamnâmesinden iktibas ve tercüme olunmuş bir siyonizm ileri karakolu iken, Yeni Osmanlılar, kurdu kuzu zannedecek bir siyâsî ve fikrî görüş hatâsı içinde bulunuyorlardı.

Netîce îtibâriyle de, beşeriyeti Tevrat kadrosu içine almak, böylece de dünya hegemonyası kurmak yolunda münevverleri anaşist fikirlere doğru arkalarından iten bir teşkîlât ile iş ve ideal birliğine giriştiklerinden habersiz bulunan Jöntürkler, kâh Velîaht Murad Efendi’nin kâh Mısır Prensi Mustafa Fâzıl Paşa’nın mürüvvetinden istifâde ederek, memleket içindeki ve dışındaki faâliyet imkânlarını emniyet altına almış bulunuyorlardı.”

Boğaziçinde Târih, 5. baskı, 2002, s. 161.

Not: “JÖNTÜRK: Tanzîmat’tan sonra, sosyal ve kültürel bakımdan kendilerine Avrupa’yı örnek alan ve onlar gibi olmaya çalışıp devlet ve milleti de buna zorlayan Genç Osmanlılar’a 1868’den sonra batılılarca verilen ad.” Kubbealtı Lugatı.


Jöntürklük, iflâs etmiş Tanzîmatçılığın bir reaksiyonuydu. Yıkıcı bir tenkit, fakat tedbir ve çâreye gelince za[af] ve kifâyetsizlik baş alâmeti olan bu inkılâpçılar arasında da ilk çatlakların kendini göstermesi uzun sürmedi. (…)

Siyonistler kadar Jöntürkler‘e arka olan İngiliz politikası, Büyükelçi Sir Henry Eliot’un, General İgnatiyev ile birleşerek döndürdükleri siyâsî manevralar, bu inkılâpçı Türk münevverlerine kimlerin yol gösterdiğini açıkça belli ediyorsa da, onlar, günü birlik ve safdil heyecanlarının anaforu içinde işin farkında olmuyor ve her geçen zamanla biraz daha bocalar hâle geliyorlardı.

Siyâsî havanın esintisi karşısında, hassas bir fırıldak gibi sağa sola dönen İngiliz politikası, hiçbir zaman tek istikāmette kalmamış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun devam ve bekāsını menfaatinin îcâbı olarak gördüğü zaman, devletin önünde kılıç kalkan olmuştu. Fakat şimdi, aynı menfaat, İmparatorluğun can düşmanı kesilmeyi emrediyordu. O kadar ki, XIX. asır sonunda değişiveren Anglo-Sakson politikası, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması husûsunda bir zamanlar Rus teklîfi olarak sunulan taksim projesini, şimdi İngiliz siyâseti Rus hâriciyesine teklif eyliyordu. Ammâ, o zamanlar Rus teklîfini kabul etmemekte menfaati olan İngilizler gibi, şimdi de ellerini Uzak Şark’ın kanına boyamış olan Ruslar, oradaki işlerini bırakıp bu tarafa dönmeye ve İngilizlerin uzattıkları lokmayı yemeye şimdilik hevesli görünmüyorlardı.”

Boğaziçinde Târih, 5. baskı, 2002, s. 166-167.


“Esâsen payandalarla duran bir devlet için, çeşitli fikir ve türlü zümre menfaatlerinin çarpıştığı bir millet meclisi kadar büyük bir tehlike tasavvur edilemezdi. Devlet bir imparatorluktu. Hem de Avrupa’nın siyâsî literatüründe “hasta adam” damgasını yemiş, cansız kansız bir imparatorluk enkāzı hâlinde idi. İşte bu yıpranmış, yorgun uzviyetin her parçasında, istiklâl sevdâsına düşerek baş kaldıran veya kaldırmak üzere bulunan milletler meskûndu.

Yalnız Sırp, Bulgar, Yunan gibi gayrimüslim olanlar değil; Arap, Kürt, Arnavut gibi müslüman olanlar da aynı dâvânın peşinde bulunuyorlardı. İşte Jöntürkler‘in hazırladığı meşrûtî idâre, bu çeşitli kavimlerin temsilcilerini bir araya getirerek, sanki “her biriniz uzaklarda zorluk çekmeden, haklarınızı meşrû bir mümessil olarak, bu Meclis’te müdâfaa ediniz” der gibi, bütün zıt menfaatleri, çarpışmak üzere bir araya getirmişti.”

Türk Târihinde Osmanlı Asırları, 2. cilt, 5. baskı, 2010, s. 854.


“Büyük Ermenistan hülyâları ile ateşlenmiş Ermeniler, büyük Yunanistan ihtirası ile yanan Rumlar; dünya hegemonyası peşinde, devletleri, milletleri birbirine düşüren yahûdiler, hep aynı emelle aynı avın arkası sıra koşmakta idiler.

İşte İkinci Sultan Abdülhamid Osmanlı tahtını devraldığı zamanlarda, bu kanlı mihraklar tâ cedlerinin zamânından uzayıp gelen bir kılıç gibi, Türk kanını dökmekte bulunuyordu.

Şimdi ise bu muzaffer komitecilik rûhu, vatanın öz evlâtlarını da zehirlemiş ve düşmanın elinden, memleket münevverlerine sirâyet etmiş bulunuyordu. Artık kana susamış bu dağ adamları ve düşmanın komitecilik erkânıharbiyesi [/kurmay heyeti] gibi, Jöntürk maskesi takmış bir gāfil zümre de, kendi kendimizden koparmak istediğimiz mevhum bir hürriyet peşinde, onlarla omuz omuza çarpışıyor; bir taraftan eşkıyâ tâkip eden genç harbiyeliler, bir yandan da Sultan Abdülhamid aleyhine bu komitecilerle el ele vermiş bulunuyorlardı.”

Türk Târihinde Osmanlı Asırları, 2. cilt, 5. baskı, 2010, s. 938.


“Bu böyle idi de, Selânik’teki gizli cemiyetin ve Avrupa’da faâliyet yuvaları kurmuş Jöntürkler’in siyâsî ve ilmî kifâyetleri var mıydı? İşte memleketin büyük felâketi, meşrûtiyet rejimini istemek değil, bu hazırlıksız ve kifâyetsiz seviyeden hareket ederek istemek, ne istediğini bilmeden istemekti. Kendini bu derece salâhiyetli zanneden kof bir kalabalığı, elbet ki yabancı cereyanların elde etmesi ve “Sen her şeyi yapmağa muktedirsin!” diye gurûrunu okşayıp, memleketin başına musallat etmesi yadırganmazdı.

Eğer parlamenter rejim, böyle fikirsiz, felsefesiz ve mantıksız bir zâviyeden değil de, memleket realitelerinin zorladığı tabiî ve hakîkî yönden gelmiş olsaydı, üstümüze geçirilen zehirli bir yılan derisi değil, ölçüsü ölçümüzü tutan bir kaftan olacaktı.”

Türk Târihinde Osmanlı Asırları, 2. cilt, 5. baskı, 2010, s. 943.


“Hiçbiri Türk olmayan bu dört kişilik [yâni :hükümdârın eski yâverlerinden Ârif Hikmet Paşa, Draç mebusu Esat Paşa Toptânî, Ermeni Katoliği Aram ve Selânik mebusu Karasso] heyet arasında bulunan Karasso’nun İkinci Sultan Abdülhamid’e çok eskiden verilmiş bir sözü vardı. Filistin’deki mîrî [/devlet malı] arâziyi siyonistler lehine satın almak için çok uğraşmış; fakat sarayın önüne dökmek istediği altın külçelerine rağmen, dâima eli boş dönmüştü.

Sonunda da saraydan uzaklaştırılan Karasso, işin ciddiyet kesbettiğini sezerek Viyana’ya kaçmış ve orada “Sultan Abdülhamid’e Açık Mektup” adı altında bir seri neşriyâta başlamıştı. İşte o yazıların birinde: “Seni hal’edecek [/tahtan indirecek] heyetin içinde beni de göreceksin!” demiş olduğu mâlûmdu.

Yine aynı adam, Sultan Abdülhamid’e yirmi beş milyon liraya yaptıramadığını İttihatçılara dört yüz bin liraya yaptırmış olduğunu söyleyen bir vatan hâinidir ki, pâdişâhı astronomik rakamlarla dahi mağlûp edip, elinden bir karış toprak alamadığı halde, Jöntürkler‘i bir lokma ekmek parası denecek küçük bir meblağla elde etmesini bilmiş ve yenmiştir. Sonra da gāfil iktidar, bu düşmana Selânik mebusluğunu vererek bir de taltif etmek günâhını işlemiştir.”

Türk Târihinde Osmanlı Asırları, 2. cilt, 5. baskı, 2010, s. 962-963.


“Tanzîmâtı yapanlar, garptan ve siyonizmden gelen tazyîkin altındaki yıkıcı ve çürütücü fikri sezmiş olsalardı, ıslâhâtın [/reformların] istikāmetini târihî bir perspektiften görmeye ve tutmaya çalışırlardı. Halbuki ilmî kifâyetleri ve fikrî ufukları olmayan bu politikacılar, düştükleri rüyet [/görüş] hatâsı ile, gelenekleşmiş bir târihî politikanın yerini, maddeci ve gayrimillî bir hedefe yönelttiler.

Nihâyet bu hamle son nefesini verirken, siyâset sahnesine “Yeni Osmanlılar” adı altında bir piç bıraktı. Böylece de ortaya çıkan Jöntürklük, iflâs etmiş tanzîmatçılığın gayrimeşrû zürriyeti olarak vatan sathında îmansız ve şom hayâtını yaşamaya başladı.

Meşrûtiyet fikrini ve meşrûtiyetçileri desteklemekte, Rus ve İngiliz parmağı kadar yahûdi oyununu da görmemek safdillik olur.”

Türk Târihinde Osmanlı Asırları, 2. cilt, 5. baskı, 2010, s.1111.


“Şimdi İttihatçılar için yapılacak son bir iş daha kalmıştı. On senede memleketi mezbahaya çevirdikten sonra, vatanı, istîlâ ordularına bırakarak memleketi terketmek. Öyle de yaptılar.

Ne ki hezîmeti kabul edip iktidârı terketmek ve sonra da memleketten kaçmak kolay değildi. Yabancı diyarlarda nasıl ve neyle yaşayacaklardı? Fakat işin tesellî bulacakları tarafları da var sayılırdı. Zîra Meşrûtiyet senaryosunu berâberce hazırlayıp sahneye koyan ve dünya efkârına karşı da rejimin müdâfaa kampanyasını idâre eden siyonist dostlarının hepsi de Avrupa’da idiler. Ve hepsi de altın külçelerinin üstünde oturmakta bulunuyorlardı. Vaktiyle kapitalize ettikleri Jöntürkler’i elbet şimdi de destekleyeceklerdi. Mâlî imkânlarını önlerine sererek ellerinden tutacak, yardımlarına koşacaklardı.

Lâkin keyfiyet bu meselede de Meşrûtiyetçilerin tahminleri gibi çıkmayacaktı. Zîra yahûdinin, İmparatoluğun inkırâzını [/yıkılmasını] hazırlayıp tatbîke koyduğu planları burada bitmişti. Mühim olan, Jöntürkler’in şahısları değil; yapacakları işti. İşte bu iş tahakkuk etmiş; vatan parçalanmış; müstakbel İsrâil devletinin geleceği temînat altına alınmıştı. Artık bu câhil ve mücrim [/suçlu] aktörlerle görülecek hiçbir hesapları kalmamıştı.

Nitekim memleketi parçaladıktan sonra birer birer adâletin pençesinden kaçacak olan bu siyâset sıkt-ı ceninlerinin [/düşüklerinin], her biri koyu bir sefâlet ve yokluk içinde süründükten sonra, âkıbetlerini birer Ermeni kurşunu tâyin edecekti.”

Türk Târihinde Osmanlı Asırları, 2. cilt, 5. baskı, 2010, s. 1050-1051.

***