Kızılelma-Sâmiha Ayverdi

0
139

Adına Kızılelma dediğimiz millî gayemizin hedefi, zamanlara göre türlü suretlerde tecelli ederek Türk milletinin karşısına çıkmıştır.

Fazlına, fazîletine, ve bilgisine güvenilir bir insan olan İlhan Ayverdi Hanım’ın gayret ve himmetinin eseri olarak hazırlamakta olduğu Kubbealtı Lugatı içindeki Kızılelma maddesini buraya nakletmenin faydasına inanmış bulunuyoruz.

Şöyle ki: “Oğuz Türkleri’nden îtibâren Türk cihan hâkimiyeti ülküsüne verilen isim. Kızılelma, Türkler için ne yönde olursa olsun ulaşılması gereken ülkelerin, ulaşılmadan önceki sembolü olmuştur. Türkler için İstanbul “Bizans”, Roma, Beç, “Viyana” birer Kızılelma idi.

Ziyâ Gökalp’te bu söyleyiş yeni bir tefsir ile Pantûranizm ülküsü olan Tûran ile aynı mânâda kullanılmıştır.”

Şimdi birisi çıkıp da ‘’Bugünün Kızılelması nedir?” diye soracak olursa bu sualin karşılığını vermekten âciz bulunduğumu söylesem yanlış iş mi yapmış olurum?

Bugün Müslüman Türk’ün de boğuntu içinde bulunmasının gerçek sebebi o millî hedefini gözden de gönülden de kaybetmiş olması ile îzah edilse gerek. Öyle ki geçmiş devirlerin şevket ve kudret asırlarına bakacak olursak, pâdişahların orduyu büyük mefkûreler uğrunda coşturup şevke getirdiğine şâhit olduğumuz pek çok misâller görürüz.

Nitekim seferde ordunun başında bulunan Kanûnî’nin sulh zamanlarında da kışlalara gidip askerin elinden şerbet içerek onlara iltifatta bulunduğunu ve bardağın da altınla doldurulup iâdesini emrettiğini, ayrılırken de “Kızılelma’da görüşürüz” diye askeri şevke getirdiğini Hammer, târihinde yazmaktadır.

Hattâ Osmanlı sultanlarının da Yeniçeri Ocağı’nı ziyâret ettikleri zaman, aynı merâsimle ocaktan ayrılırken askere hedef gösteren bu temenniyi tekrar ettiklerini ‘Türk Halk Menkıbelerinin Işığında Viyana Muhâsarası’adlı bir bildirisinde yazmaktadır.

*

Bütün bunlardan sonra Kızılelma’yı kaybedenler kimlerdir? Denecek olursa: Biziz! Cevâbını vermek gerek. Zîra eskiden bu ülkede halka mâlolmuş bir Kızılelma vardı.

Belki şimdi de öyle. Nitekim yapılan işin zirvesine erişmek bir gâye, yâni Kızılelma’yı elde etmektir, denilebilir. Bir hekimin gâye olarak mesleğinin en üst basamağına ulaşmaya çalışması da onun Kızılelma’sıdır.

Ne ki Müslüman-Türk milletinin şaşmaz ve asırlar boyu adım adım yaklaşmak istediği Kızılelma’sı da Bizans’ı ele geçirmek, o tamamlanınca da hep îlâ-yı kelimetullah aşkı ile daha ilerilere gitmek gâyesi oluyordu. Öyle ki dünyaya Müslüman-Türk gerçeğini yaymak için üç kıtaya hükmeden bir imparatorluk kurmak, Osmanlı’nın Kızılelma’sı idi.

Acaba bugün Türk için Kızılelma nedir?

Pâdişâhın vezirleri, ordusu ve halkı ile Kızılelma aşkına can fedâ ettiği o celâdet, o kudret ve azmin kökü, sulanmayan çiçekler gibi solmuşa benziyor.

*

Bugün Kızılelma’ya kılıçla ulaşmanın artık muhal olduğu bir devir yaşadığımıza göre, Müslüman-Türk’ün kılıçla değil irfanla satın alınmış bir îlâ-yı kelimetullah gibi yüceden yüce bir gâyenin eteğine yapışmadan, Türk milletinin hem kendisine hem de dünyaya ışık saçması düşünülemez.

İşte ters yorumladığımız ve bir an evvel unutmamız gereken yurtta sulh dünyâda sulh diye Türk’ün elini kolunu bağlayan bir fikri nsıl kabul edebiliriz?

Öyle ki Hatay bizim mi? Diye soranlara Cumhuriyetimizin kurucusunun cevâbını ne çabuk unuttuk? Zîra, bu gibi sorulara Atatürk: “Türk’ün ayak bastığı yer Türkündür” cevâbını vermiştir.

Nitekim 1933’de Ankara’daki bir mülâkatlarında gazeteci Mc. Arthur’un, ‘’Türk’ün geleceği hakkındaki tasavvurlarınız nedir?” sorusuna: “Allah nasip eder, ömrüm vefâ ederse Musul, Kerkük ve Adalar’ı geri alacağım, Selânik de dâhil Batı Trakya’yı Türk hudutları içine katacağım” cevâbını verdiği de gene bu meşhur gazetecinin hâtıralarını yazdığı kitabında kayıtlıdır ki bu kitabı okumak herhalde tarihe karşı gereken saygıyı göstermek olur.

*

Ne yazık ki bütün bunlar Türk halkının gönlünden de kulağından da uzak tutulmuş bulunuyor. İsmet Paşa’nın nasıl bir gafletle üstüne basa basa tekrarladığı ve Türk’ü daracık çevresine hapsedişini benimsemek bizim için bir gerileyiş değil de ya nedir?

Sâmiha AYVERDİ, Dünden Bugüne Ne Kalmıştır,s. 115