Mevlâna Celâleddîn – İsmet Binark

0
37

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

(747.Şeb-i Arus Münâsebetiyle)


17 Aralık 2020/Ankara


‘Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm’

(Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)


Hayatı ve Tasavvufî Şahsiyeti

Bir Xlll.yüzyıl mutasavvıfı ve sûfîsi olan Mevlânâ,30 Eylül 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde doğmuş, 17Aralık 1273 tarihinde Konya’da Hakk’a yürümüştür. Asıl adı Muhammed olan Celâleddîn, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî olarak bilinir.

Babası, Harzemşahlar ülkesinin önde gelen âlim ve sûfilerinden Sultânü’l-ulemâ Bahâeddin Veled’dir. Annesi, Harzemşahlar âilesine mensup olduğu bilinen ve ‘Mader-i Sultan’ diye anılan Mü’ mine Hatun’dur.

Belh’te doğması sebebiyle ‘Belhî’, Konya’da yaşayıp orada vefat etmesi sebebiyle de ‘Rûmî’ unvânlarıyla anılagelmiştir.

Muhipleri ve müntesipleri tarafından ‘Mevlânâ’ ve ‘Hüdâvendigâr’ olarak lakaplandırılmıştır. Ona atfedilen ‘Mevlânâ’ unvanı, ‘efendimiz’ anlamına gelmektedir.

Mevlânâ önce Yakın Doğu’da; sonraları, Doğu’da ve Batı’da derin akisler uyandıran büyük bir sanat, duyuş ve inanış cereyânının coşkun kaynağı olmuştur. Bir Hakk dostu ve gönül eri olan Mevlânâ’nın mesajı insanlığadır. Eserlerinin, başta ‘Mesnevî’ olmak üzere, nesiller boyunca her zaman okunan başucu kitabları olması bu yüzdendir.

Mevlânâ, babasının ‘Maârif’ adlı eserini okuyarak tasavvufun sırlarını hissetmeye ve yaşamaya başladı. Mevlânâ, Konya’ya gelen Şemseddin Tebrîzî adındaki Allah dostu dervişle tanıştı…Şems, Mevlânâ’yı kitapların dışındaki sırlara ermesi yolunda, ileri bir îman ve ruh iklimine götürdü; ona semâ’nın zevkini tattırdı;ona ney’in, rebâb’ın bir cümle ile dini ve tasavvufî mûsikî’nin lezzetini duyurdu.

Şems’i tanıyıncaya kadar, devri için çok tabiî olan tasavvuf neşvesine rağmen, şekilde kalan, büyük bir âlim ve müderris olarak tanınan Mevlânâ, onu tanıdıktan sonra bir cezbe adamı olur, şekillerin ve kalıpların dışında yaşamaya başlar. Bu anlayış ve yaşayış, Mevlânâ’nın tasavvuf anlayışının özüdür. Allah’ın nûru ile âşıkın kendisini bu aynada görmesi!..

Eserleri

Mevlânâ’ya göre tasavvuf, irfan, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmakdır. Tasavvufta esas gâye, Allah’a,Yaradan’a kul olmak; gerçek varlık makamına ulaşmaktır. Mülk ve saltanat sahibi olan Allah’tır.

Hayâtın, yaratılışın mânâsı ise ‘Aşk’ tır. Aşk ise, Allah’ın vasıflarındandır.

Mevlânâ’nın eserleri manzum ve mensur olmak üzere ikiye ayrılır:

Manzum eserlerinin başında ‘Mesnevî’si gelir. Bunu daha hacimli olan ‘Divân-ı Kebîr’ ve daha sonra az hacimli olan ‘Rubâiyat’ı tâkip eder.

Mensur eserleri ise, vaazlarının ve mektuplarının bir araya getirilmesinden meydana gelen ‘Fîhî mâfih’, ‘Mecâlis-i seb’a’ ve ‘Mektûbat’tır.

Mesnevî (Mesnevî-i Mevlevî, Mesnevî-i Mânevî, Mesnevî-i Şerif); Mevlânâ’nın en tanınmış eseri olup, Mesnevî tarzında Farsça yazılmış 6 cilttir. Birçok dillere çevrilmiş ve zaman zaman şerhleri yapılmış olan bu eser, Mevlânâ’nın tasavvufî fikir ve düşüncelerini biri ötekine bağlantılı hikâyeler halinde anlatır.

Divân-ı Kebîr (Divân-ı Şems-i Tebrizî, Külliyât-ı Şems, Divân-ı Şems’ül Hakayık); Mevlânâ’nın coşkun bir aşk ve cezbeyle yazdığı tasavvufî şiirlerini ihtivâ eden 21 divânla, rubâiler divânından meydana gelmiştir.

Yakın dönem edebiyatımızın önemli şahsiyetleri arasında özel bir yeri olan şâir, roman yazarı, fikir ve kültür adamı, edebiyat tarihçisi Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Divân-ı Kebîr’i’ bir gül bahçesine benzetir ve Mevlânâ’nın ilâhî aşkını bize şöyle anlatır:

“Onun dünyası hareket hâlinde olan bir dünyadır.Burada her şey yaratıcı aydınlığın ve aşkın kendisi olan Allah’ın etrafında döner, ona doğru yükselir, onda kaybolur, ondan doğar ve ayrılır, tekrar onunla ve birbiriyle birleşir. Her şey burada birbirini özler, birbirinin aynıdır, birbirine cevap verir. Bu mahşerde ne öldüren, ne seven, ne sevilen birbirinden fark edilir.

Bu şiirler yazıldığı devirle beraber düşünülürse, batmakta olan bir gemiden yükselen son duâ gibidir. Bütün varlık orada, Allah’a doğru giden bu geniş hıçkırıktadır.

Kaybolan her şeyin aksi sadâsından doğan bu duâya veya davete yanmış ve yakılmış Anadolu, o kadar akide ve görenek ayrılığının, kin ve kanın arasından yaralı bir hayvan gibi sürüne sürüne koşar ve bu pınardan içtikçe dirilir.

Çünkü bu ses ümidin ve afvın sesiydi. Bilmem burada af kelimesi yerinde mi? O fenâlığı yok farzediyordu.Ve bütün dramı insanın içine ve kaderine nakletmişti. Orada yalnız iyiliğin ve sevginin kendisi olan sevgi ve imkânlarını bırakıyordu.

Gel gel kim olursan gel

Kâfir de olsan yahudi veya putperest de olsan gel.

Degâhımız ümitsizlik dergâhı değildir

Yüz defa tevbeni bozmuş olsan yine gel”

[Ahmet Hamdi Tanpınar: ‘Konya’ Beş Şehir. Ankara,1960,120-122.ss.]

Rubâiyat: Mevlânâ bu eserinde, aşkı,sabrı, her şeyi hoş görmeyi, ancak bu yolla hakîkate erişilebileceğini söyler.

Fihî Mâ-Fih: Mevlânâ’nın vaaz ve öğütlerinden derlenmiş bir eserdir.Çoğu, Selçuklu Veziri Süleyman Pervâne’nin konağında,ona hitâben söylenmiştir.

Mecâlis-i Seb’a’: Mevlânâ’nın Arapça ve Farsça sôylediği,yedi hutbesinin derlenmesinden meydana gelmiştir.

Mektubât: Mevlânâ’nın başta Selçuklu Sultanları olmak üzere,devlet ileri gelenlerine yazdığı 144 mektubun bir araya getirilmesinden meydana gelmiştir.

Bunların yanı sıra; ‘Âfâk-ı enfüs’ (1126-1128) ; ‘Aşk-nâme-i Hazret-i Mevlânâ’ (1129-1130) ; ‘Evrâd-ı Hazret-i Mevlânâ’ (1131-1135) ve ‘Traşnâme’  (1136-1137) adlı eserler de Mevlânâ’ya isnad olunmaktadır.

Tasavvufî Şahsiyeti Hakkında Görüşler

Mürşidimiz Ken’an Rifâî Hazretleri bu konuda diyorlar ki:

“İşte doğrudan doğruya müessiri görenler, su, ateş ve ilh.. bütün vâsıtalara baş çevirenler Hakk’ı görenlerdir. Onlar her şeyi Hak’tan bilirler ve Hak’tan alırlar. Su benim hararetimi sâkin kılmaz, illâ Allah kılar demek sûretiyle suyun hakîkatine nazar ederler. Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî’sinde Şems-i Tebrizî Hazretleri’ne hitap ederken yaratılmıştan yaratana geçerek mürşitte tecellî eden Allah’a nazar etmeleri gibi…”

[Sohbetler,2.bs., İstanbul, 2000, 34-35.ss.]

“Hazret-i Mevlânâ’nın dediği gibi:

‘Hakk’ın ve has kullarının inâyeti olmayınca,melek de olsan faydası yoktur, yine yaprağın siyahtır!’ “

[Sohbetler, 2.bs., İstanbul, 2000, 41.s.]

“Hazret-i Mevlânâ: Ben kendi Mûsâ-i hakîkimin elinde bir asâyım. Ben meydandayım, Mûsâ’m gizlidir. Kim ki o asâya ihanet ederse onadır, kim riâyet ederse, yine onadır, buyuruyor.

Burada Mûsâ’dan murat, Cenâb-ı Hak; asâdan murat kâmîl insanın vücududur. Ona dokunanın vay hâline!”

[Sohbetler, 2.bs., İstanbul, 2000, 69.s.]

“Hazret-i Mevlânâ: Ben Sana Yâ Rab! diye hitap ediyorum, halbuki hitap, uzakta olan içindir. Sen ise bana şah damarından daha yakınsın, kendimdesin! buyuruyor…”

[Sohbetler, 2.bs., İstanbul, 2000, 203.s.]

“Hazret-i Mevlânâ buyuruyor ki:Ben derd ü minnetle hastayım, senin kelâmın,senin cemâlin, sen, benim aşkımın yuvasının mahal ve mekânısın. O, benim hastalığıma şifâ vericidir, dert ve mihneti, rahat ve ferah ve sevince çeviricidir…”

[Sohbetler, 2.bs., İstanbul, 2000, 253.s.]

“Hazret-i Mevlânâ: Kim ki bu ateşi anlamak isterse yok olsun, buyuruyor.

Bir binayı kurmak için malzeme, taş, tuğla ve sâire lâzımdır. Bu ateşi anlamak için de yok olmak lâzımdır. Çünkü Allah yolunda en büyük gâye, en ulu maksat, yok olmaktır. İşte o vakit gizli dediğin rûhu gözle de görürsün. Ama can gözüyle…

[Sohbetler, 2.bs., İstanbul, 2000, 278.s.]

“Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:

‘Her kim ki aslından uzak düşerse hasret kaldığı o visâli özleyici olur.’

Aslından maksat nedir? denecek olursa, âyân-ı sâbitesidir [Eşyânın Allah’ın ilmindeki sûretleri, varlıkların Allah katındaki ilmî sûretleri… Eşya ve bütün yaratıklar Hakk’ın varlığının zuhûr ve tecellîsidir.]; Allah’ın isimlerinin türlü görünüşleridir. Ama bu isimlerden murat, Cenâb-ı Hakk’ın bir sıfatı ile zuhûrudur.”

[Sohbetler, 2.bs., İstanbul,2000, 307.s.]

“‘Rabbini zikret, kendini unuttuğun vakit’ (Şuarâ Sûresi, 89.âyet) buyrulur.

Yâni Allah’ı öyle zikreyle ki Allah’tan gayrı bir şey kalmasın ve kendi nefsin de kalmasın. Çünkü hakîkî zikrin mânâsı, zikreden, zikredilen ve zikrin bir olmasıdır.

İşte bu türlü zikirde bulunanın kalbinde ikilik ve o kimselerde benlik kalmaz. O kimsenin kalbine hakîki sevgili nazar eder ve kendi cemâlini o kimsenin kalbinde görür. O zaman öyle hitap eder ki: Bu gönülde, bu mülkün içinde yârdan başkası yoktur. Ve yine öyle hitap eder ki: Bu gün âlem mülkü kimin içindir? Cevap: Kahhâr ve tek olan Allah içindir. (Gâfir Sûresi, 16.âyet).

İşte bu hâli kazanmış kimsenin sırrının sırrının sırrından, Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi: ‘Cümle âlem mâşuktan ibârettir, âşık bir perdedir, zinde olan mâşuktur, âşık ise ölüdür sözleri zuhûr eder.”

[Sohbetler, 2.bs., İstanbul, 2000,317.s.]

“Hazret-i Mevlânâ buyuruyor ki: İsteklerimi, arzûlarımı gönlümden uzak ettim. Gönlümü onlardan temizledim pâk ettim. Senin gönlün ne arzû ediyorsa ben onu talep ediyorum.

İşte hakîkî aşk budur. Yani cânanın arzûsu ne ise senin arzun da o olmalıdır. Yoksa, senin onun arzû ettiğinden başka bir şeyi istemen, kendi arzûna âşık olman demektir.”

[Sohbetler, 2.bs., İstanbul, 2000,463.s.]

“Biz ki nice sırlar söyledik. Fakat her şeyi bir anda söylemek şöyle dursun, türlü sırları yerinde ve anlayana söylemek için dudaklarımızın inatçı goncalar gibi açılmadığı ne zamanlar geldi geçti. Bizim gönül verdiğimiz Allah ki âdildir, bütün kâinatı adâletle, ölçü ile yarattı. Öyle idâre etti. Onun ister canlı, ister cansız, ister vak’a ister düşünce olsun hiç bir mahlûku hesapsız ve ölçüsüz değildir. Gel, bu ölçüye uyalım.

O, bizim kendisine gönül verdiğimizi bilir. Çünkü asıl bizden evvel o bize gönül bağlamış, kullarını derin bir muhabbetle yaratmıştır. Kuldaki muhabbet Allah’ın muhabbetinden zuhur eder. Şimdi Allah tarafından sevilmişlerden biri olmanın mânâsına dalalım ve bir müddet susalım…”

[Ken’an Rifâî: Şerhli Mesnevî-i Şerif, İstanbul, 1973, 711-712. ss.]

Edebiyat tarihçisi ve yazar, kendisi de bir gönül ehli ve Mevlevî muhibi olan Nihad Sami Banarlı üstâdımız Mevlânâ’nın tasavvufî şahsiyeti hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Xlll.asrın Anadolu sôfileri içinde yüksek tefekkür heyecânıyla aşk ve ilhâmı birleştirerek bunları, şiir san’atı’nın ölümsüz terennümleri haline koyan en büyük tasavvuf şâiri Mevlânâ Celâleddin Rûmî’dir.

Mevlânâ, İslâm panteizmi’nin [Allah ve kâinatın bir ve aynı şey olduğunu kabul eden görüş. Son zamanlarda vahdet-i vücut karşılığı kullanılır olmuştur.] Hakîkat adını verdiği Allah’a, yani büyük hakîkate bilgi, tefekkür, sanat, heyecan ve bunların hepsinden üstün bir aşk yolu ile varmak isteyenlerin en büyüklerindendir.

Aynı yolda şiir’i mûsıkî’yi ve insan vücudu’nun her zerresi ve her hareketiyle bir ibâdet havasına girerek Tanrı’ya kanatlanması mânâsındaki semâ sanatını dile getirerek, insan’ın birgün insanlık’tan da üstün bir mânevî dereceye yükselip büyük Yaratıcı’ya vâsıl olacağını söylüyordu.

Her dinden, her mezhepten, her milletten her insanı;insan olduğu ve büyük Yaratıcı’dan bir nûr taşıdığı için sevmek inanışındaki İslâm panteizmi’nin her bakımdan üstün ifâdeleri onun eserlerindedir.”

[Nihad Sâmi Banarlı: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ‘. Resimli Türk Edebiyatı Târihi, T.C.,1971, 311-312. ss.]

Şüphe yok ki, Hazret-i Mevlânâ, İslâmiyetin bütün insanlığa yönelik mesajındaki evrensel temaları, yaşadığı ilâhî aşk ve cezbe potası içinde bütün insanlığa sunmuştur.

Mutassavvıf ve mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi’nin, Xlll.asır Anadolu’nun tefekkür ve tasavvuf haritasını çizen ve dönemin nîrengi noktası olan Mevlânâ’yı anlatan sesine kulak verelim…Sâmiha annemiz diyor ki:

“Hazret-i Mevlânâ, her cephesi bir başka görünüş, bir başka renk ve câzibe arzeden o menşûra benzer ki, bu hikmetler, bu bilgiler, bu aşklar,bu san’at ve zarâfetler hevenginden, isteyen istediğini çekip alabilir. Mevlânâ, kendi şahsiyetini, bir ayağı şerîât’ta kâim dururken öteki ile yetmiş iki milleti devreden bir pergele benzetmekle, bu çok cepheli iç portresini bizzat ve kuvvetle çizmiş bulunuyordu.

Anadolu’da Kızılbaşlık [Türkmenlerin bâzı aşırı bâtınî-Şiî inançlarını kendi eski inanç ve gelenekleriyle birleştirmelerinden ortaya çıkan bir dinî anlayış] cereyanlarının ve buna muvâzî olarak rengi ve hüviyeti karanlık bir melâmet fikrinin [Giyim kuşam, zikir,âyîn gibi yerleşmiş âdet ve törenlere önem vermeyip nefsi devamlı kınamayı, böylece halkın iltifâtından uzaklaşarak Hakk’a yaklaşmayı esas alan anlayış; Anadolu’da Alevî akîdelerle beraber Hayderîlik, Kalenderîlik gibi melâmî tarîkatların çoğalması…] basit halk tabakaları arasında kesif taraftar bulması,insanları dinin kayıt ve şartlarından azâde tutan bir hüviyet vâdederek, şerîatın haram kabûl ettiği fiilleri mubah telâkki etmesi ile îzah olunabilir.

Ne ki, şerîate bağlı inanışın kal’ası olan Selçuklular devrinde tasavvuf müessesesi ve diyânet harîtası, İslâm birliğini parçalamak yolunda siyâsî, içtimâî ve iktisâdî imkânlardan kuvvet ve mesnet bulan bu ocaklara Fahreddin-i Irâkî, Sadreddin-i Konevî, Evhadeddîn-i Kırmânî ve nihayet Celâleddin-i Rûmî gibi kuvvetli merkezlerle karşı çıkmış bulunuyordu.

Bâhusus Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin, saf îmanının hür ve samîmî temsilcisi olarak gelip Konya’ya yerleşmesi, iktisâdî buhran ve içtimâî huzursuzlukları bir çamur gibi yoğurup, bundan tefekkür sistemleri lehine tehlikeli binâlar kurmak isteyen Bâtınî kuvvetlere karşı protesto mâhiyeti göstermiş ve müthiş zehirlerin panzehiri olmuştu.

Kendini bir beşeriyet fedâisi olarak insanlara nezretmiş müstesnâlar arasında bulunan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin kitle terbiyesindeki gâyesi, sistemi ve metodları gâyet sarih ve hasbî idi: Tam bir vahdetçi görüşle,ıyâlullâhı tanıyıp saygı, sevgi ve şefkatle bağlı olduğu insanları, hayvanî insiyaklarının esâretinden kurtararak tasfiyeli ve muhâsebeli bir rûha, bir vicdan hürriyetine eriştirmek istiyordu. Bunun için de kütlenin bir şevk ve îman potasında birleşip bir bütün haline girmesi ve sonra da bu şevk ve îmanın o bütünün müşterek enerji kaynağı hâline gelmesi lazımdı.

İşte rehber ve mürebbi Mevlânâ, bu gâye uğrunda nesi var nesi yoksa insanların önüne döküp, onları bulundukları seviyeden bir adım ileri götürmek için san’atını, îmanını, ahlâkını şevk ve aşkını kütle emrinde seferber eden örnek terbiyecidir.

Hudutsuz bir aşk,başı sonu olmayan bir sevgi ummânı hâlinde gönüllere dalga dalga çarpan Mevlânâ’nın, insanoğluna en büyük armağanı, onu kendi ayıplarından utandıracak kadar müsâmahalı ve anlayışlı bir muhabbet ve şevkate gark etmiş olmasıdır.

Yaradılışın bekâ ve devam sırlarını hâmil olan bu büyük kurtarıcıya,şâir olarak, mütefekkir olarak,hakîm olarak, mutasavvıf ve san’atkâr olarak, bizimle beraber bütün dünyânın da ebedî hayranlık ve ihtiram borcu vardır.Fakat bu vatanın, bu toprakların evlâdı olarak biz Türklerin, tarih ve kaderimiz yönünden,ona ayrı bir minnet ve şükran borcu duymamız gerekir.

Zîra on üçüncü asır Anadolu’nun bir tarafta çeşitli mezhep ve inanışlarla bulanmış havası, bir taraftan Moğol istilâ ordularının baskısı ile karışmış nizâm içinde Mevlânâ’yı, mücahid ve kahraman rûhuyla, yılmadan usanmadan Müslüman-Türk îman ve tefekkürü adına faâliyette görürüz. Öyle ki, mâlik olduğu değerlerle hâlin olduğu kadar istikbâlin de hamurunu mayalayan her büyük insan gibi, kütleye,kemâlin ve mütealin [çok yüce, ulu] tohumlarını saçan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Anadolu Türklüğü’nün siyâsî kaderiyle işbirliği yapan içtimâî tarihinin fonunu çizmiş üstat bir kudrettir.

Terbiyeci ve mürşit Mevlânâ,muvâzenesi bozulmuş bir cemiyette, asırların ve nesillerin süzgecinden geçmiş kararlı mizâcı, selâbetli ahlâkı, derin kültürü, ferâgati, ismeti ve asâletiyle, sahteyi gerçekten, istatistik bir görüşle ayırt ederek içtimâî şuûrun önüne döken ve beşeriyetin eline bir kıyas malzemesi vererek kütleye nefes aldıran hakîm insandır.

Yazımı, büyük üstadım Ken’an Rifâî’nin, Mevlânâ’nın vasfında söylediği bir sözle bitirmek istiyorum: “O, şiir güzelidir, mûsıkî güzelidir, bilgi güzelidir, Allah güzelidir.”

[Sâmiha Ayverdi: “On Üçüncü Asır Anadolusu’nda Tasavvuf ve Hazret-i Mevlânâ”.Abide Şahsiyetler. III. bs., İstanbul,2001, 3-11.ss.]

Sâmiha Anne,Hz.Mevlânâ’dan bugüne kalanları ise şöyle değerlendirir:

“Bir beşer fedâisi ve örnek terbiyeci olan Mevlânâ, kitleleri bir şevk ve îman potasında birleştirip bütünledikten sonra, bu şevk ve îmanı, beşeriyetin müşterek kaynağı hâline getiren merkezî otoritedir. Bu gâye uğrunda da san’atını, îmanını, aşkını, hülasa nesi var nesi yoksa seferber etmek sûretiyle, etrâfına, güzelliğin, iyiliğin ve kemâlin zevkini tattırmış; beşerî ve nefsânî duygular altında ezilip uyuklaya kalmış ruhânî ve mânevî kudreti dürtüp faaliyete geçirmek suretiyle de ferdi egoizmi musaffa bir enerji hâline getirmeyi beşeriyete karşı borç bilmiştir.

Şüphe yok ki insanoğlu, Mevlânâların dünya görüşlerini, irfan ve hikmet hazinelerini hayatlarının içine solüsyon gibi karıştırarak yaşamayı bilseler, gene dünyanın yüzü gülecek, gene fitne, fesat, zulüm ve adâletsizlik, azınlık hudutlarına çekilerek sinip gizlenecektir.”

[Sâmiha Ayverdi: “Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den Bugüne Kalanlar”. Bildiriler (Mevlânâ’nın 700. Ölüm Yıldönümü Dolayısıyla Uluslararası Mevlânâ Semineri, 15-17 Aralık 1973), Ankara,1973, 117-124.ss.]


Mevlânâ Sevgisi

Bu toprağın insanları, Mevlânâ sevgisini dünden bugüne gönüllerinde hep yaşamış ve yaşatmışlardır…

XIII. yüzyılın divân şâirlerinden, Galata Mevlevîhânesi Şeyhliğinde de bulunmuş Şeyh Gâlip, Hazret-i Mevlânâ’ya olan muhabbetini şöyle dile getirir:

“Mazhar-ı aşk-ı Hûda Hazret-i Mevlânâdır

Menba-ı sıdk-u sefâ Hazret-i Mevlânâdır

Ağniya ve fukarâ bende-i dergâhıdır

Şahı derviş-edâ Hazret-i Mevlânâdır”

1766 yılında Hakk’a yürüyen, divân sâhibi Mevlevî şâirlerden Esrar Dede de bu muhabbeti şu mısralarla anlatır:

“Ez-ezel tâ be-ebed ehlillah

Cümle çâker-i Mevlânâdır”

Yakın dönem kadın şâirlerimizden, Sâmiha Annemizin dost halkasında yer almış olan Hâlide Nusret Zorlutuna, Mevlânâ Hazretlerinden derdine derman, gönlüne de sultan olmasını ister… Ve der ki:

“Dalında bülbül olayım,

Yanıp yanıp kül olayım,

Eşiğine kul olayım,

Gönlüme sultan, Efendim.

Derdime derman Efendim,

Gönlüme sultan Efendim,

Sana feda can Efendim,

Mevlânâ…Aman Efendim…”

Bu satırların yazarının Ankara Gazi Lisesi’nden edebiyat hocası olan, bizlere vatan toprağı ve millet sevgisi aşılayan, kendisi de bir Mevlevî bendesi olan,bu vesile ile kendisini rahmetle andığımız Arif Nihat Asya’nın gönül dünyasındaki Mevlânâ sevgisi şu mısralarda yer alır:

“Kirpiklerin var, uyku…

Uykun var, istihâre…

Türben, pırıl pırıl, nûr;

Kubben, bütün, sitâre!

Bir katre nûrun, ey Pîr,

Bin mübtelâya çâre;

Üstünde kehkeşanlar,

Yol yol ve hâre hâre!

Gökten kanad, yürek, şevk

Yağmakta pâre pâre…

Çevremde ciyler inci,

Şevtâblar şerâre…

Bekler nöbet, yanında

Billûr bir minâre…

Üstünde kehkeşanlar,

Yol yol ve hâre hâre!”

Dostluğunu paylaştığımız şâir Refet Körüklü de, O’na ‘Nerdesin?..’ diye seslenir:

“Mevlânâm sen nerdesin?

Ney’e, kudüm’e nakşolmuş sesin

Perde perde Konya’yı

Yok Konya’yı değil

Ruhumu sarmış nefesin

Yerde değil gökte değil

Anladım Mevlânâm gönüllerdesin…”

Vatan toprağı ve Türklük sevdalısı, bir güzel insan olan dostumuz yazar ve şâir Yavuz Bülent Bakiler, Hz.Mevlânâ’nın mânevî huzurunda hepimiz adına el açar, himmetlerine sığınır ve şu niyâzda bulunur:

“Sana geldim Mevlânâ !..

Divân durdum önünde,duygulu, sessiz,

İçimde ne hasret, ne gül, ne bülbül.

Şimdi ezan seslerinde nur âlem,nur Konya

İşte sabır, işte Aşk, işte tevekkül

Sen bilirsin Mevlânâ !..

Günümüzde, Konya’da Yeşil Kubbe’nin altında yatan bu büyük velî ve Onun kanadı altındakiler, gönlü Mevlânâ sevgisi ve ilahî aşk ile dolu,yedi iklim, dört bıçaktan gelen her dinden ziyâretçi ve âşık tarafından ziyâret ediliyor… Aradıkları her derde devâdır… Bu devânın kaynağı da Allah dostluğu,ilâhî aşktır !..

Hâtıralar…

Aradan çok seneler geçti… Aylar, mevsimler, yıllar… Zaman, sanki bir rüzgâr !… Zaman zaman geriye dönük hâtıralarımı yaşıyorum…

Sâmiha Anne, İstanbul’dan bir grup ihvanla Konya’ya teşrif etmişlerdi… Şeb-i arus törenleri münâsebetiyle Uluslararası Mevlânâ Semineri’nde bir konuşma yapacaklardı… Anadolu’nun değişik şehirlerinden ihvan kardeşlerimiz de bu sebeple Konya’ya gelmişlerdi…

Bu fakir de, Ankara’dan bu ihvan grubuna katılmıştı… Anadolu Selçuklularının kadîm şehri Konya !..Hazret-i Mevlânâ’nın:

“Gel gel kim olursan gel

Kâfir de olsan yahudi veya putperest de olsan gel

Dergâhımız ümitsizliğin dergâhı değildir

Yüz defa tevbeni bozmuş olsan yine gel”

diye seslendiği aziz ve mûbârek şehir Konya !..

Bazı şeyleri tam olarak hatırlamayabilirim !.. Araya giren seneler, zamanın sis perdesi hâtıraları kimi zaman bulanıklaştırıyor…

Ama hatırladığım, hiç unutmadığım,gönül dünyâmda müstesnâ bir yeri olan saatler, zaman dilimi var !.. O da, Sâmiha Anne’nin mânevî yakınlığında Hazret-i Mevlânâ’yı ziyâret… O havayı birlikte teneffüs etmek… Birlikte niyâzda bulunmak…

Gönül dünyâmda silinmez izler bırakan, paylaşmaya doyamadığım duygular ve aşk yoğunluğu… Zaman zaman bu ziyârete âit hâtıralarımın uyanışına kendimi bırakıyorum… Yalnız bırakmayın beni hâtıralar !..

Hayâli cihan değer !..

Bu zaman dilimini bu fakire lütfedip yaşatan Rabbime şükürler olsun!..

Kelimelerin kifâyetsiz olduğunu bir kere daha anladım!.. Duyuyorum… hissediyorum… Ama anlatamıyorum!..

Tıpkı Ankara’da niyaz kapısı Hacı Bayram Velî, İstanbul’da Eyüp Sultan Hazretleri, Merkez Efendi Türbelerini, Kendileri’nin, Sâmiha Anne’nin ve İlhan Abla’nın kabirlerini ziyârette duyduğum yüksek duygu yoğunluğunu,mânevî hisleri anlatamadığım, ifâde edemediğim gibi…

Ve nihayet…esmâ ve sıfata mazhar olan Medine-i Münevvere’de Allah’ın Resûlü huzurunda duyduğum huzur ve teslimiyeti târiften acîz kaldığım gibi !..

Şâirin seslenişiyle

“Ruhum sana, varlık sana hayrandır Efendim !

Bir ben değil,âlem Sana kurbandır Efendim !”

Selâm olsun!.. Ey Allah’ın Resûlü !..

“Hüdâ’dan sonra en ulvî tecellîgâhısın Hakk’ın…”


Mevlânâ’nın ‘Kim olursan ol, gel!..’ sözleriyle sembol hâline getirilen evrensel mesajı, bütün insanları Hakk’ın mazharı saymak, ‘bir bedenin uzuvları gibi’ görerek sevmek esâsına dayanır.

‘İnsan yaratılmışların en şereflisidir’ düsturuyla her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Mevlânâ sevgisi, hoşgörünün, uzlaşma kültürünün, sevginin ve huzurun sembolüdür!..

Hiç şüphe yok ki, Hazret-i Mevlânâ, fikir ve gönül yücelten felsefesi ile,insanlık âlemine Hakk’ın bir tebessümü, bir lutfudur!..

Himmetleri üzerimize olsun!..

Dünden bugüne gönül köprüleri kuran gönül erlerine selâm olsun!..

Allah’ın rahmeti ve selâmı, onların ve sizlerin üzerine olsun!..


Bir Nefes…Bin Duâ!..

Ya Rabbî !.. Nefsimizi Müslüman eyle…

Nefsimiz hakîkatin önüne perde olmasın!..

Bizleri dünyâdaki varlık sebebimizi idrâk ederek, her dâîm ‘esmâ-i hüsnâ’nı bilerek zikreden ve Sana şükreden nasipli kullarından eyle!..