Muhârebeler-1/Sâmiha Ayverdi

0
58

Beş yaşımdan yirmi iki yaşıma kadar,

memleketin zarârına, ziyanına, hattâ felâketine sebep olmuş beş ayrı muhârebe gördüm.

Kimini kenarından, köşesinden, kimini tâ içinden fışkıran acıları ve acılıklarıyla haşır neşir olarak…

Daha muharebenin ne demek olduğunu bilemediğim beş yaşımda, ağabeyimin, Kısıklı’dan alıp koşa koşa getirdiği gazeteyi anneme göstererek: “Trablusgarb’a îlân-ı harp etmişiz!” demesiyle bunun kötü, hattâ elîm bir haber olduğunu hemen sezmiş idim.

Gene o ara boşaltılmak üzere köşkün kapısına bırakılmış kavun karpuz küfesine bakarak kendimce, mâdem ki memleket bir sıkıntıya düşmüş, bize de bundan sonra dopdolu meyve küfeleri gelmez, hükmünü vermiştim.

Kısa süren bu muhârebenin,

Garp Ocakları denen ve Osmanlı’ya bağlı bir ülke olan Trablus’un kaybını İstanbul münevveri yüreğinde duymuşsa da günlük hayâtında bir değişiklik olmadığı için, halk pek farkında olmamıştı.

Ama Balkan Harbi öyle miydi? Sokaklara, kaldırımlara kadar dökülüp kalmış yaralı, hasta muhâcir kâfileleri, izbelere, ardiyelere, câmi avlularına, hattâ ahırlara yerleşmeyi bile nîmet sayacak bir çaresizlik içinde kıvranırken,

İstanbullu’nun yüreği yanıyor, elinden gelen ve gelmeyen her türlü yardıma koşmak istediği halde, bu derin yaranın onarılması için çâre bulamadığından ancak evinin dört duvarı arasında dertlenip sızlanmaktan fazla bir şey yapamıyordu.

İki sene sonra gelen 1914 – 1918 Birinci Cihan Harbi ise, artık bir zamanların cihan devleti olan Osmanlı’nın sonunu getireceğe benziyordu.

Nitekim öyle de oldu.


Türk’ün can havliyle atıldığı Kurtuluş Savaşı ise, ümitsizlik içinde doğan bir ümit ışığı, ölülere can bahşeden bir ilâhî nefes, Hakk’ın kuluna söylediği: “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı,” (1) sırrının seçtiği o kurtarıcıya bahşedilmiş bir kudret tecellisi idi.

Ne ki, büyüklük: “Ben yaptım, ben kurtardım” demek olmayıp, “Bu büyük dâvânın icrâ ve îfâsına Hak tarafından memur edilmiş bir bahtiyarım!” demekti.

Tahmîn olunur ki, üstüne ağır bir yük verilmiş müstesnâ kimseler bu gerçeği bilseler bile etraflarını sarmış olanlar:

“Hayır, yapan da yaptıran da sensin!” diyerek Hz. Süleyman’ın kendisini hayra ve şerre iten iki vezirinden Âsaf olamayıp, Hâmân’ın şaşırtıcı dalkavukluğu ile eserin müessirini görmezlikten gelmek gibi yanıltıcı rollerinde başarı ile yol almışlardır.

(1)Enfâl Sûresi, 17. Âyet: Ve mâ rameyte iz rameyte velâkinallâhe remâ.