Ülkemizdeki son gelişmeleri değerlendirirken, öyle sanıyorum ki çok sağlıklı tahlil yapıp, doğru sonuçlara ulaşmakta zorlanıyoruz.

Eğer geçmişteki olaylar hakkında doğru bilgi ve belgelere sâhipsek, yâni târihi iyi biliyorsak, mes’ele yok; bugünün hâdiselerini de doğru ve sağlıklı okuyabiliriz. Aksi takdirde, baştan sona yanılabileceğimiz kaçınılmazdır.

Meselâ, Türk Târihi’nde “Ergenekon” ne demektir?

Bugün, bir operasyona isim olarak verilen bu kelimenin neden seçildiği gerçekten merak konusudur. Kendilerine bu ismi veren bir “çete” mi söz konusudur, yoksa “etkili ve yetkili” mercîlerin seçip bulduğu ve operasyona verdikleri bir isim midir Ergenekon?

Bu ve benzeri pek çok sual elbette ilerleyen zaman zarfında aydınlanacak ve cevaplar ortaya çıkacaktır. Eğer, bu isim sâdece operasyona verilmiş bir ad ise, çok yazık ve çok korkutucudur. Çünkü,”Bu memlekette Türk’ün adı var, kendisi yok!” diye düşünen ve hayıflananlar, bir kere daha haklı çıkacaklardır.

Türk Târihi’nin destan devirlerini çağrıştıran bir kelime ve onunla birlikte bir Türk Destânı daha “ayağa düşmüş”, süprüntü ve pislik çağrıştırır hâle gelecektir. Yarının Türk çocukları “Ergenekon Destânı”nı da bu çirkin parantezde algılayacaktır.Bugünün gençleri bile bu destânı bilmezken…

**

Şimdi, yakın târihimize kısaca bir göz atalım ve şu belgeyi(*) ibret ve dehşetle okurken, yazı içindeki Türk ve Müslüman kelimelerinin eş mânâlı olarak kullanıldığını unutmayalım:

(Islahat Fermânı döneminde, Müslüman ve Hıristiyan Osmanlı tebaası arasındaki denge Hıristiyanlar lehine döndü. Ermeniler, Islahat Fermânı’ndan ve yabancı himâyesinden yararlanmayı bildiler. İngiliz konsolosluk raporlarından birkaç satır aktaralım:

İzmir’deki İngiliz Konsolosu Charles Blunt,28 Temmuz 1860 târihli raporunda,”…Vilâyetin genel durumu” diyor,”günden güne iyiye gitmektedir. Ancak bu iyileşme, genellikle Hıristiyanların yararına oluyor. Hıristiyanlar, Türklerin varını yoğunu satın alıyorlar. Elden çıkarılan Türk topraklarının alıcıları her zaman ya Ermenilerdir ya da Rumlar.”

İngiltere’nin Trabzon Konsolosu Palgrave,1868 yılında Londra’ya şunları rapor ediyor:

“Bugünkü durumda (1868’de),muvazzaf olsun, ihtiyat olsun, bütün askerlik yükü yalnız ve yalnız Müslüman halkın omuzlarındadır. Gerçi Hıristiyanlar hazineye küçük ve önemsiz bir askerlik bedeli ödemektedirler. Ama bu, onların askere gitmemekle elde ettikleri avantajlara oranla bir hiçtir. Askerlik bedeli adam akıllı yüklü olsa bile, yine de Müslüman tebaanın zavallı omuzlarındaki muazzam yükün altında, düştüğü yoksulluğu hiçbir zaman dengeleyemez.”

Konsolos Palgrave şöyle devâm ediyor:

“Müslüman halk, sorumsuz merkezî İstanbul Hükûmetinde kesinkes temsil edilmiyor. Pâdişahın Müslüman tebaasının başkentte derdini anlatabileceği hiç kimsesi yoktur. Buna karşılık Hıristiyanlar, İmparatorluğun her tarafına yayılmış bütün yabancı konsolosluklara, kimi de İstanbul’daki elçiliklere başvurup haklarını arayabiliyorlar. Hıristiyanların dertleri can kulağıyla dinleniyor. Üstelik hiçbir şikâyetleri olmadığı zaman da onlar adına hayâlî şikayetler uyduruluyor.

Bunun kahredici sonucu olarak da bütün mâlî baskılar ile yerel ve kişisel baskılar hep Müslümanlara yapılıyor, Hıristiyanlara değil. Çünkü Müslüman’ın feryâdına kulak asan yok. Hıristiyanın ise bin tane sözcüsü ve avukatı var. Müslüman bir suç mu işlemiş, hemen ve sert biçimde cezaya çarptırılır. Aynı suçu işleyen Hıristiyan ise şöyle böyle cezalandırılır ya da büsbütün bağışlanır. Çünkü işin içinde bir Hıristiyan olunca yabancı konsoloslar ve temsilciler ona kanat gererler ve adâletin eli kolu bağlanır.

Bugün görülen odur ki, Osmanlı Hükümeti, Hıristiyan tebaa yararına Müslüman tebaasını ezmek gibi ağır bir itham altındadır. Ben, bu suçlamayı üzülerek doğrulamak durumundayım…”

**

Değişen nedir ve ne kadardır, söyler misiniz?

(*)ERMENİ MESELESİ,Bilâl N.Şimşir-Sayfa49/50-BİLGİ Yayınevi