O.Remzi Bey’in Annesi-1

0
82

Zamân-ı Saâdet dediğimiz Resûlullah’ın devrinde ne kelâm ilmine ne tefsire ne de fıkıha lüzum vardı. Zîra İslâm’ın o samîmıyet ve sıcaklık çağında, her müşkül, Resûlullha’ın varlığında çözülmekte ve rahatlamakta idi. Bu yüzden de bir nevi dedikodu diyebileceğimiz bilgilere ihtiyaç duyulmaksızın eşsiz bir ilâhî neşve ve aşk ile cemiyet hayâtı sürmekte idi. 

Bu coşkun ve îzahtan müstağni gidiş, Peygamber dostlarının zamânında da bir müddet sürdü.

Ama zaman tozlarının zihinlerde ve ruhlarda birikmiş olan şüphe ve tereddütlerini alıp yürümeye başladığı devirler gelip çatınca, kütlenin o şüphe ve tereddütlerini silmek gerekti. Böylece de kelâm gibi kıyas gibi, fıkıh ferâiz gibi bilgi dalları zuhur etti. Ve bunlar da aklî bilgiler kafilesi arasına katıldı.

Batı’nın kapa kapa İslâm’dan aldığı tıp gibi, kimyâ gibi, astronomi gibi aklî ilimlere hız verilirken, ne çâre ki naklî ilimlere meydan vermemek îman hayâtının yekpâreliğini zedelemiş, hattâ bölümlere ayırmıştı. Gerek aklî gerek naklî bilgiler yeni yeni kollarla hız kazanırken, İslâm’ın birlik ve berâberlik şuuruna sımsıkı yekpârelilk getirmesi yolunda gayret edecek kahraman fedâîler çıkmadı.

Asırlar geçtikçe dünyanın birçok köşesinde ihtidâlar oluyor, yeni yeni İslâmî topluluklar teşekkül ediyorsa da, bunlarda ne Suff^’nın, ne ensârın, ne muhâcirînin tek merkez etrafındaki vecdini ve huşûunu aramak mümkündü. Hattâ ne yazık ki cehâlet zamânından kalmışbir aşiretçilik taassubunun hortlamış olması kabileler arasında kanlı rekâbetlere yol açıyordu.

İslâm dünyâsı akşam sabah okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’ın teklif ettiği ilâhî birliğe rağmen, okuduklarını yaşamıyor ve bir türlü vazgeçemeyeceği üstünlük şehveti ile îman birliğine değil, birbirlerini boğazlamak arzusuna esir olmakta bulunuyorlardı.

*

Bir kütlenin içinde zıddiyet ve geçimsizlik başladı mı, bunu, cemiyetin en küçük hücrelerinde dahi bulmak yadırganmaz. Kuvvetini bir merkeze bağlı olmakta bulmuş olan İslâm, artık ondan korkmaya başlamış, böylece de bölünmeler arkadan gelir olmuştu. Halbuki tabiat, her vesîle ile bir merkeze saygı gösterilmesini işâret etmekte değil miydi?

Meselâ su içmek üzere gruplar hâlinde göle giden filler, en yaşlı fil hortumunu suya değdirmeden göle eğilmezlerdi. Göç zamânını bütün leylekler bilmekle berâber, en yaşlı leylek hareket etmeden hiçbir sürü kanat çırpıp yola çıkmazdı.

Beylerin emrinde fetihten fetihe koşan Türk orduları, merkez yerinde oturan beyin iki dudağı arasından çıkan emre itâat etmeyi bir vatan ve nâmus vecibesi bildikleri için muvaffak olmuş değil miydi?

Şu halde şimdi ne oldu bize? Ne oldu dünyaya? Neden bir Hak merkezine karşı isyan bayrağını açıp, sâdece ferdî güçlerine taparak nefsânî egolarını öne geçirmekte bulunuyorlar?

*

Osman Remzi Bey’in evinde de merkezî kuvvetten kaçış iptilâsı henüz ifrat uçlara varmış değildi. Bu yüzden de Remzi Bey, başında beyaz namaz örtüsü ve elinde tesbihi bulunan annesini hem sevdiği hem de saydığı için, onu tedirgin edecek hareketlerden kaçardı. Zîra anaya itâat ve muhabbet de küçük çapta merkezî kuvvete itâat demekti ki işte Remzi Bey de âilesinden gördüğü bu alışkanlığı devam ettirmekte bulunuyordu.

Süslü ve alafranga bir yeni çağ kadını olan gelini de, kocası kadar değilse bile kayın vâlidesini kırmaktan çekinir, üstelik başı sıkıştığı meselelerde: “Anne duâ et, şu bizim işimiz rast gitsin…” diye duâ isteyecek kadar, kendine göre inanç sâhibi idi.

*

Sür’atle eskiyen dünyâda elbette ki âdetler de, alışkanlıklar da değişecekti. Yeter ki insan oğlu eskimeyen ve değişmeyecek olan bir Hak ve hakikat merkezinin emniyeti içine girmiş olsun.

*(Sâmiha AYVERDİ – Râtibe, s.304)