Şâir- Yusufçuk

7

Şâir, bir gecesini de bizim çatımızın altında geçirdi. Kırk kapılı peri saraylarının sırları gibi, belki onun da kırk hazînesi olan muhteşem, saltanatlı coşkun bir his âlemi var. İşte Şâir, mısra’ları buhurdanına / içinde tütsü yakılan kaba/ bu kilitli kapıların içindeki sırlardan birer tutam atarak yakarken, derin derin içimize çektiğimiz büyülü tütsü, kıvrılıp bükülüşünün hayrânı olduğumuz efsânevî raks, onun bize bu muhteşem saraydan uğurlanmış birer armağandır.

Şâir, efsânevî sarayın efsânevî kapılarını sanatı eli ile bir bir açarken, tarihe, mâzîye, soylu hâtıralara, azîz fikirlere, asil çilelere, şefkatin, ıztırâbın, hüznün, kaygı ve tasanın en gizli en işlenmez köşelerine seferler yapıyor ve nal seslerinin mûsıkîsi, saz şâirlerine hamâset destanları yazdıran kahramanlar gibi, zaman oluyor ki dalga dalga taşıp sanat bulutlarının erişilmezliklerine yükseliyor.

Ama gene zaman olup, sanat bulutlarının erişilmezliklerine karışan şâir, bir an geliyor, bütün şiddet ve dehşeti ile çamurlara, süfliyet /bayağılık/ ve zilletin / aşağılığın/ derinliklerine iniyor. Ne yazık, ne yazık ki o da bizim gibi zaaflarının, arzularının, ihtiraslarının kulu olan bir zavallı.

Bir eli kadehini dudağına götürürken, öteki eli, dizini yumrukluyor ve bir an hislerimizi secdeye vardıran mısra’ların döküldüğü dudaklarından, en beklenmedik gayz/hiddet, hınç, gazap/ fırtınaları esmeye başlıyor. Bir rakibin, bir çekemezin, üstüne savrulan korkunç, amansız bir kasırga kesiliyor.

Gene mutlak tecerrüdünün / çıplaklığının/ safâsında, her kayıddan /bağdan/ âzâde /bağımsız, hür/ ve müstağni /umursamaz, kayıtsız/ sandığımız şâir, zaman geliyor ki, bize hayranlık ve haz ürpertileri veren şiirlerine kâfiye denemekten yorulan başını, fânilerin en zavallı hissi olan alkış ve sitâyiş /övülmek, methedilmek/ patırtıları ile dinlendirmekte buluyor.

O, beğenilmezse küsmeyi, takdir görürse sevinmeyi de çok iyi biliyor.

Ne yapsın, ne yapsın… ömrü boyunca kırk kapılı sarayın bir kapısından ötekine geçmekle vaktini tüketmiş; amma hiçbirinde, hiçbir defa sarayın sâhibine rastlamamıştır. Bâzı bâzı sesini duyar, adını işitir gibi olmuş, amma hiçbir gün, hiçbir defa onunla yüz yüze, diz dize gelmemiştir.

Şâir, tılsımlı sarayın kırk kapısının birinden ötekine geçerken, gönül istiyor ki ona, yüz karalarımızı yıkayacak olanın gizlendiği kırk birinci kapı da açılıversin.

Her noktasını tanıdığı bu sarayın, her tarafında gezinmesine izinli olduğu bu kâşânenin bir gizli, bir görünmez köşeciği olduğunu bir bilse, ah bir bilse…

Ona bu gizli kapıyı hem göstermek hem de göstermemek istiyorum. Bir kere görecek olsa, artık öteki kapıları açmaz olacak; ihtirasları, gılzet /kabalık, çirkinlikleri/ ve ayıpları ile berâber, belki kâfiye ve vezin endişeleri de, kendi tozlarının bulutu içinde görünmez olan süvâriler /ata binmiş kimseler/ gibi, kaybolup gidecek ve hiçbir teşebbüs, hiçbir zor, ona bu son girdiği kapının kulu olmaktan ayıramıyacaktır.

–Sâmiha AYVERDİ–