Sâmiha AYVERDİ

Fâzıl Nazmi Bey ve Güneş Dil Teorisi

(Bu hâtıranın târihi 1946’dır)

Nişastacıyan ismindeki kuyumcumuz Levon Efendi öldükten sonra, küçük kardeşi Hıraçya dükkânı tek başına idâre edememişti. Birkaç sene yalnız çalışmışsa da, nihâyet kendisi de genç sayılamayacağından, çarşının en îtimâda şâyan esnaflarından olan Bandırmalı Bünyamin ile birleşmiş, daha doğrusu onun dükkânına sığınmıştı.

Bünyamin de genç değilse bile, berâberinde akıllı ve açıkgöz bir oğlu vardı. Artık biz de alış verişimizi, bu baba oğul ile yapıyorduk.

Basit bir tâmir işi için bu daracık dükkânda bulunduğum bir gün, içeriye kibar tavırlı, kır saçlı, uzun boyluca bir yaşlı bey girdi. Bandırmalı’nın oğlu, ihtiramkâr bir davranışla yerinden kalkarak:

–Buyurun beyefendi, dedi.

Dedi amma, dükkân öylesine küçüktü ki gelen zat oturmak istese, ben rüyeti sâhasını -görüş açısını- kesmiş olacağım için kuyumcu ile görmeden konuşması îcap edecekti.

Zîra, üstünde bir asabî hâl vardı

Hem, pek de alış verişe gelmiş gibi görülmüyordu. Zîra, üstünde bir asabî hâl vardı. Nitekim ayakta konuşmayı tercih etmiş olarak:

–Bünyamin Efendi, ben bugün mahvoldum, diye söze başladı.

Lâkin, kuyumcunun “beyefendi” dediği bu zâtın Türkçesi, ne İstanbul, ne Rumeli, ne de Anadolu şîvesine benziyordu. Bu meçhul beyefendi, Rum aksanı ile konuşuyordu.

Az evvel tramvayda imiş. Ayakta iken muvâzenesini/dengesini zor bulan her uzun boylu kimse gibi, istinat/tutunma kayışlarından birini tutmakta olan gence:

–Yavrum, müsâde eder misin, bir tarafını da ben tutayım! demesi ile genç:

–Haydi ordan moruk, diye karşılık verince, bu çirkin sesi duyan bir yolcu, başını çevirip, genç adama tek kelime ile dahi cevap vermeyen yaşlı adamı görünce:

–Buyurun hocam! Diye ayağa kalkarak yerini vermek istemiş.

Kuyumcu dinlemekte olduğu mâcerânın ancak bu noktasında kendisini toparlayarak bana döndü ve:

Bizi birbirimize tanıtmayı akıl edebildi

–Beyefendi, Yunanca Profesörü Fâzıl Nazmi Beyefendi’dir diyerek, bizi birbirimize tanıtmayı akıl edebildi. Meğer profesör Giritli imiş. Bu yüzden de, Adalı Türklerin şîvesi ile konuşuyormuş.

Profesör kibar, terbiyeli, efendi bir kimse olabilirdi. Hiç şüphesiz öyle idi de. Ancak Yûnus gibi: “Döğene elsiz gerek, söğene dilsiz gerek…” diyebilecek dervişâne bir kemâle sâhip olması beklenemezdi. Nitekim mâruz kaldığı muameleden son derece incinmiş, âdetâ perişan olmuştu.

Hâlâ ayakta duruyor ve konuşurken de, bir kuyumcuya, bir bana bakıyordu. İster istemez, hâdisenin içine girmiştim. Heykel gibi durmam çirkin olacaktı. Bir şeyler söylemem şart olmuştu:

–Beyefendi, dedim. Size hatırlatmanın abes olduğunu bilmekle berâber, gene de Epiktetos’un bir sözünü söylemek istiyorum. O da şu; Bu hakîm adam: “Hamama gittiğiniz zaman bohçanızın çalınacağını aklınıza koyarsanız, çalındığı vakit fazla üzülmezsiniz,” der. Bugünün hamamları da, işte, tramvaylar, otobüsler, vapurlardır. Oralarda bu çeşit muamelelere mâruz kalacağımızı ve değer hükümlerini kaybetmiş bir cemiyetin içinde yaşadığımızı peşin olarak kabul edersek, huzursuz olup elem duymaya fazla sebep kalmaz.

Profesörle, daha bir hayli konuştuk. Giderken, geldiği kadar perîşan değildi

Profesörle, daha bir hayli konuştuk. Giderken, geldiği kadar perîşan değildi. Aradan iki gün geçmişti ki, Fâzıl Nazmi Bey, Rahmet Hanım ismindeki akıllı ve muhtevâlı bir kadın olan hanımı ile evimize geldi. Meğer Mürşidim ile de âşinâlığı varmış. Hattâ dergâhımıza da birkaç defa gelmişmiş.

Gene aradan birkaç zaman geçti ve Fâzıl Nazmi Bey hastalandı. Mürşidim, dâmâdı Doktor Ziyâ Cemâl Bey’i de alarak berâberce profesörün Göztepe’deki köşküne hatır sormaya gittik. Ziya Bey, profesöre, hastalığı müddetince gereken alâkayı göstermekten geri durmadı.

Mehmed Al Aynî Bey’e bir gün kuyumcu dükkânında geçen hâdiseyi anlattığımda: “Hayli zaman evvel, üstada, Göztepe tramvay durağında rast gelmiştim. Kendi kendime: “Haydi, Farsça bir şeyler söyleyeyim,” dedim. Verdiği cevaplara, benim Fârisî bilgimin yetişmesine imkân yoktu. Fâzıl Nazmi Bey, Arapça dâhil, Almanca, İngilizce, Fransızca ve tabiî ki Rumca ile Türkçe’yi de çok iyi bilir,” dedi.

*

Güneş Dil Teorisi”nden medet ummaya mecbur olmuştu

Görüşmelerimizin birinde profesör, “Güneş Dil Teorisi” hakkında, başından geçmiş bulunan ibretli bir vak’ayı da anlatmıştı. Şöyle ki, Atatürk, namert ve nâehiller elinde çıkmaza girmiş Türk dili üstündeki azîm ihâneti durdurabilmek ve perişan edilmekte olan Türkçe’ye bir çeki düzen verdirmek üzere bu “Güneş Dil Teorisi”nden medet ummaya mecbur olmuştu.

“Güneş Dil Teorisi” âdeta dilde bir ıslahat fermânı idi. Amma nasıl ki Tanzîmât’ın Islahat Fermânı bir işe yaramamışsa, bu ümit bağlanan hareket de neticesiz kalacaktı. Zîra dil bir içtimâî vâkıa olduğuna göre, onu meydana getiren milletin, kolektif temâyül, irâde ve zaman tezgâhında dili ilmî-şifâhî bir inbikten geçirerek işlemesi lâzımdı. Bunun için de, evvel emirde dili, çift bozan taifesinin elinde arpalık hâline gelmiş bulunmasından kurtarmak lâzımdı. Tâ ki esâret çilesinden çekip almakla, hür ve âzat olabilsindi.

Güneş Dil Teorisi gibi mezbûhâne/hayvan boğazlarcasına tedbirler, lime lime edilmiş bir libâsa/elbiseye yama vurmaktan ileri, söz sâhibi olamazdı.

Her şeyden evvel, Türkçe’yi, canlı canlı etini kemiğini yiyen vahşîlerin elinden kurtarmak gerekti.

Artık Türk dili, bağ bozumu mevsiminin hazin çehresini taşıyordu. Yapraklar sararmış, salkımları kargalar ve haşerat delik deşik etmişti. Şu halde, hiç değilse, kütüklerin sökülüp imhâ edilmemesine dikkat ederek, bahar ile berâber gelecek bir eker-biçer taifesinin himmetini gözlemek lâzımdı.

*

Bir dilin efendisi, millet ile el ele veren zaman ve ilimdi.

Bir dilin efendisi, millet ile el ele veren zaman ve ilimdi. Devlet zoru değil. Tek irâde hâline gelmiş bu üç unsurun dışında verilen her kumanda, dil ordusunun hezimeti ve imhâsı demekti.

İşte, Atatürk, başlatmış olduğu “Arı Dil” cereyanının fecî bir çıkmaza düştüğünü görerek telâşlandı ve bu “Güneş Dil Teorisi”ni kurmak zorunda kaldı.

Dolmabahçe Sarayı’na dâvet edilerek günlerce orada misâfir edilip dışarısı ile alâkaları kesilenler arasında değerli ilim adamları olduğu gibi, bol bol dalkavukluk eden menfaat düşkünü kâselisler –çanak yalayıcılar– de mevcuttu.

Bu arada Profesör Fâzıl Nazmi Bey de Saray’da kapalı olanlar meyânında/arasında idi. Bir toplantı sırasında sözde ilmî, müzâkerelerden biri yapılmakta iken eyyamcı bir âzâ/üye, masa üstüne çıkarak, dünya dillerinin Türkçe’den türemiş olduğunu söyledikten sonra, misâl olarak da Atina’nın at anasından türemiş bir kelime olduğu iddiâsında bulununca, bu dalkavukluğa sinirlenen üstad, söz istemiş ve:

–“Ben Atina Üniversitesi’nde okudum. Böyle gayr-ı ilmî ve mantık dışı bir iddia olamaz!” demiş.

Evet, demiş amma, sabahleyin Saray’daki odasında uyandığı zaman kapısının altından atılmış kâğıtta Üniversite’deki kürsüsünden istifâ etmesi yazılı imiş.

Tabiî etmiş de.

Bu ciddî ve değerli ilim adamı, o hâdiseden sonra, kitabının dahi Üniversitece basılmadığını söylemiş ve küskünlüğünü saklayamayan yüzü de, sonuna kadar gülmemişti.

(*) Sâmiha AYVERDİ -Ne İdik Ne Olduk, s.201-204/İST. Kubbealtı Neşriyâtı,2.Baskı