‘Sen Kendini Affet!’-1

0
102

(…Ziyâretine gittiğim bir gün, uzun zaman görünmediğim için sitem etti. “Af buyurun efendim” sözleriyle özür diledim. Dedi ki: “Ben affetmişim ne çıkar? Sen kendi kendini affet.” Sanki bu sözler maddî mânevî bütün varlığıma taazzuv (uzuv peydâ etme, şekillenme) etti, vücûduma yapıştı, kanımın terkîbine karıştı, beyin hücrelerimi ışığa boğdu.

Artık durup durup içimden tekrarladım: “Sen kendini affet, sen kendini affet!” Hep bu sözlerle yoğruluyor, halli hamur oluyor, beni neden bu kadar meşgul ettiklerini anlıyamıyordum. Nihâyet mânâ, varlığıma yayıldı; son senelerde geçirdiğim ıztıraplar ve buhranlar bana kendimden geliyordu. Sevdiğim kimselerden beklediğim ve lâyık olduğumu sandığım muhabbet ve hürmet gösterilmiyor diye kendimde  suç aramaya koyulmuş, “elbette bilmediğim bir suçum vardır” hükmüyle kendi kendimi cezâlandırmaya girişmiştim.

Birden bire “artık bu kadar cezâ yeter, kendi kendimi affediyorum” dedim. Baktım ki rûhumun evinde bir aff-ı umûmî (genel af) fırtınası koptu. Kendimi affettiğim anda, lâyık olduğumu sandığım sevgi ve saygıyı benden esirgeyenler de benimle birlikte affa uğradılar. Evet doğru, onlara eskisi kadar hicrânım kalmadı, fakat eskisi kadar muhabbetim de kalmadı.

İnsan insana ne derece yakın, ne derece uzaktır? Bu öyle ehemmiyetli ve nâzik bir ayardır ki, bir yandan birbirinin paraziti olacak kadar marazî sevgilere, öte yandan birbirinin ölümüne kalımına alâkasız kalacak kadar infirad (yalnız olma) egoizmine yol açmaksızın bu ayarı, ferdlerin huzûru ve umûmun âhengi üzere düzenlemek, hem de öğütle ısrarla değil de, ruhdaki cinse intibak (uyum) hücresini bir bakışla uyandırarak iki sözle düzenlemek ancak kriztalizasyon kanunlarına hükmeden ârif-i kâmilin kârıdır.

*

Af kapıları açılmakla affın huzur ve inşirâhı (ferahlık) hemen günü gününe tecelli etmiyor. İnsanın kendi kendini gömdüğü o adsız zulüm ve işkence kalesinde geçen fâcia devrinden kalma alışkanlıklar var. Kal’abend yaşamış olanlar (cezâsını kalede çekenler), serbest kalsalar da daha bir zaman reviş (gidiş, yürüyüş) ve hareketlerinde, zincirli esirin küskün ve ezgin edâsını taşırlar.

Ken’an Rifâî hocamın “Kendini affet” sözünden birkaç ay sonra tekrar ziyaretine gittim. Senelerce muhitime oynadığım zindelik ve şetâret (sevinç, neşe) komedyasının bir îcâbı da kılık kıyafetime dâima çeki düzen vermek, benim vaziyetimde bir kadından beklendiği derecede bakımlı olmaktı. O gün gene giyindim, kuşandım, aynaya baktım; Mumya süslenmişti. Hasbanın hiç eksiği yoktu, arpej sürmüş, inciler takmış.

Doğrusu çok külfet! Fakat ölüyü diri sananları üzmemek, kuşkulandırmamak, tecessüslerini uyandırmamak (meraklarını bu yöne çekmemek) lâzımdı. Bilhassa tecessüslerini. Neden öldün? Diye soracaklardı ve insanın kendi kendine bile îzah edemeyeceği bir keyfiyeti -ölmeden ölmek sırrını- yakınlarına anlatmak için çekeceği fuzulî eziyet, meyânede (arada) açılacak sonsuz çene pazarı, aslında kudsî olan bir hâdiseyi elden ele, dilden dile nâfile yere fersûdeleştirmek (eskitmek, yıpratmak) perspektifi o kadar ürkünç ve tiksinçti ki ölmemiş gibi yaparak eski temsili devam ettirmek daha kolay geliyordu. O gün Ken’an Rifâî hocam bana birkaç kelime daha söyledi. Sözleri ne önceden hazırlanan bir konuşma zemîni, ne de sonradan tefsir eden bir mükâleme (söz, konuşma) oldu. Gittim, elini öptüm. “Erol, seni nevmid(ümitsiz) olmaktan men ederim” dedi. Çıktım. Hepsi bu kadar.

O bana bir evvelki görüşümde “Affet! Menfî yoldan geri dön!” demişti. Ben, yolumun uçuruma dayandığını görmüş, geri dönmeye muvafakat etmiş (uygun görmüş), titrek adımlarla yeni istikamet denerken gözlerim hâlâ gerilerde, o karanlık girdabın meçhul câzibesini araştırmakta idi. Yarı o tarafa, yarı bu tarafa dönük, yalpa hâlindeyim. Bu defa îkaz değil, bir emir sâdır oldu (ortaya çıktı). Hocam, meçhul hedefimle benim arama girdi ve haykırdı: “rtık tamam. Bir adım bile yok bu yolda, son merhalene (mesâfene) geldin. Ötesinden seni men (yasaklama) ederim.”

Dönmüşüm. Hakîkî efendi, hakîkî emirler verir. Hakîkî efendi için kendi şahsî nef’i (şahsî fayda) yoktur, muhâtabının nef’i de yoktur, yalnız umûmun nizâmı vardır. Hakîkî efendi bir merkezdir, kendi manzumesini (belirli bir sistem) muayyen (belirlenmiş) ve devran(zaman) içinde seyrettirir. O manzûme içinde tenâsübü (uygunluğu, ölçüyü) şaşırmış bir peyke (bağlı olana), “Yerine!” diye kumanda ettiği zaman bu sâdece bir emir değil, aynı zamanda sarhoş peykin mevzi’e (yerine) dönmek için kendinde bulamadığı kuvvettir.(*)

(*) Safiye EROL-(20.Asrın Işığında Müslümanlık ve Ken’an Rifâî, s.225-227)