Sen Kendini Affet-2-Safiye EROL

0
29

İki hafta sonra bana: “Sen yalnız değilsin, ben dâima seninle berâberdim. Bundan sonra da berâberim” dedi. Hayatta bu sözleri çok duymuşuzdur. İlk gençlikte inanırız. Sonra görürüz ki insan münâsebetleri, bir lâhzalık gönül arzusu yahut çağ îcapları, yâhut menfaat birlikleri, kısası; geçici gelişat üzerine bina edilmek isteniyor.

Ne kadar ömrü olur? Kimini ölüm alıyor, kimini ayrılık, kimini heves değişikliği alıyor. Bâzan biz değişiyor, bir râbıtadan (bağdan, bağlılıktan) çıkıyoruz; bâzan karşımızdaki değişiyor, bizi defterden siliyor. Hayâtın olgunluk çağında tepeden tırnağa yara izleriyle kışır bağlamış (kabuk bağlamış) insanı çektiği acılarla ağlanan bin belâdan nasıl olup da arta kalışı ile güldüren ve bin yamalı varlığı ile de hayranlık uyandıran hayat gâzîleri oluyoruz.

Fakat artık bizde inanç kalmamıştır. Mihr-i vefadan (sözünde durmaktan) bahsedeni belki nezâket uğruna dinleriz, belki de biraz içimizi çekeriz; vaktiyle bu sözler gözümüzü yaşartan en güzel rüyâ olmuştu. Rikkat (incelik) ve esefe (olmaması gereken bir şey için üzülmeye) benzer esirî rüzgârların bizi yalayıp geçtiğini duyarız, ama artık bir şeylere bel bağlayamaz olmuşuzdur.

Seninle berâberdim, bundan sonra da berâberim!

Bana “Seninle berâberdim, bundan sonra da berâberim” dediği zaman, ummadığı bir hediye vâdine uğrayan çocuk gibi gözlerimi açtım. “Sâhi mi?” diye saf ve fevrî (âni, birden bire) bir hareket yaptım. Sanki ileri atılmak, karşıdan gösterilen bu parlak şeyi çabucak kapmak, koynuma saklamak ister gibi.

O, pencereden bahçeye bakarak teyid yollu (doğru olduğuna dâir) başını salladı, “Yaaa… Sâhi, sâhi” dedi.

Helecanım (çarpıntı) ve telâşım şundandı ki, bu defa edilen vâdin eski vaidlere benzemediğini, bu defa musaffâ (saf, temizlenmiş ), münevver (nurlandırılmış, aydınlatılmış), hakîkî ve ebedî bir şey karşısında durduğumu anlamıştım.

Beni, hayâtında terketmedi, beni irtihalinden sonra da terketmedi. Bunca boş çıkmış mihr-i vefa vaidlerinin topuna karşı bir  kefâret (bir hatânın bedeli olarak ödenen bedel) gibi. Mecaz olan (gerçek olmayan) benliğimde gizlenmiş hakikat gibi.

Fikrin ve sözün iflâs edeceği yer

Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra
Felek ehl-i dili dilşâd eder, eder ammâ neden sonra

Ârif-i kâmilin nefhettiği ruh, her zaman sözlü ve meşur olmaz. Onlar belki de asıl icraatlarını sessiz sedâsız, bir takım mevceler (dalgalar) salarak yaparlar. Fikrin ve sözün iflâs edeceği yerlerde ihlâs henüz denenmemiş yollardan gelir.

Belki şuûrumuz o mevcelerden birden bire  haberdar olamaz, fakat rûhumuz onları muhakkak zapt eder ve tâkati (gücü, kapasitesi) geliştikçe peyderpey (peş peşe, ard arda) şuûra sevk (bilincimize yönlendirir)  eder. Eski ârif-i kâmiller kendileri için: “Biz kaal ehli değiliz, hâl ehliyiz” derlerdi.

Mücerret fikre (madde ve cisim hâlinde olmayan fikre) hiçbir zaman birincilik makamını lâyık görmeyen Şarkta bütün metafizik (fizik ötesi) felsefe sistemleri bile aslında fâni mecazlar (sonlu, ölümlü) diye kabul edilmiştir.

İdrak ve ihlâs (anlama yeteneği ve tam bir doğruluk) bulmak için çırpınan bir müride, o müridin ıztırar ve tâkati (mecburiyeti ve gücü) ölçüsünde bâzı târifler, tasvirler (resimler) ve mecazlarla mistik hakikat (akıl erdirilemeyen hakîkat) belirtilmeye çalışılır.

Fakat aslında mistik hakîkat, şuur ve idrâk yolundan erişilecek bir şey değildir, doğrudan doğruya tecerrüt (soyunma, soyut hâle gelme) ve istiğrak (bir şeyin içine gömülmek) yolundan yaşanması gereken bir şeydir.

IX. asrın büyük Hind hakîmi Şankara’ya Vaşkâli adında bir mürid gelmiş, demiş ki “Ey aziz, bana Brahma’yı öğret!” Şankara sükût etmiş. Öteki, beklemiş beklemiş gene demiş: “Ey aziz, bana Brahma’yı öğret!” Şankara susmuş. Üçüncü defa, dördüncü defa. Vaşkâli yalvarmaya başlamış: “Kurbanın olayım ey aziz, bana Brahma’yı öğret!”

Şankara demiş ki: “Deminden beri hep öğretip duruyorum, ama sen anlamıyorsun. Buna ilm-i ledün derler, bunun dili yoktur. Akıl bir yaratıktır. Mahlûk, Hâlik’i nasıl ihâta (yaratılan, Yaratan’ı nasıl kuşatabilir?) edebilir? Brahma ol da Brahma’yı bil. Brahma ol da Brahma’yı yaşa!”

(*)Safiye EROL-20.Asrın Işığında Müslümanlık ve Ken’an Rifâî, s.225-227