Siyonizmin Siyâset Sahnesine Çıkışı-6

0
277

Farmason Birâderler

6. Şehzâde Murad Efendi’ye kayıdsız şartsız hayran olan Vatan Şâiri, şehzâdenin Avrupaî tutumu arkasındaki cehâletini ve bu cehâletin ise düşmanlar tarafından ne yolda istismar edildiğini asla göremiyordu.

Murad Efendi, nâzik, terbiyeli, yumuşak tabiatlı fakat bilgisiz bir şehzâde idi. O kadar ki yanlışlarla dolu yazısı, cehâletine en yakın şâhitti. İnkılâp ve yenilik mezvûundaki heyecanlı tasavvurları ve emelleri, hep ağızdan dolma ve bîçârece idi. Bir şeyler yapmak ister, fakat ne yapmak istediğini kendisi de pek kestiremezdi.

Etrâfında hâsıl olmuş sun’î sis içinde el yordamiyle yürümeğe çalışıyor fakat nereye gittiğini bir türlü kestiremiyordu. Bir Fransız Mason avukata, pâdişah olduğu zaman tatbîk edeceği Kanûn-i Esâsî’yi hazırlatacak kadar gafil ve başkalarının ağzına bakan kimse idi.

Hayranlıkla takdîr ettiği Fransız ansiklopedistlerinden mülhem olduğu siyâsî demokrasi fikrini, mukayeseli bir felsefe kültürünün perspektifinden görüp gözetemediği için de, kendi gördüğünü değil, kendisine gösterileni kabûl etmek zorunda idi.

Farmason birâderlerden olan dost ve âşinâları, onu da kendi topluluklarına kazanmışlardı. Tabiî ki sonrası kolaydı. Nitekim bir yandan göz bağcılığa getirerek, bir yandan da kısa ve dar görüşünden faydalanarak şehzâdeye, istedikleri istikameti dikte etmekte güçlük çekmiyorlardı.

Bilhassa Farmasonluğun tabiî îcâbı olarak, din farkını nazar-ı îtibâra almayan bir kültür ve maarif programının, memleket ölçüsünde tatbîki fikrini bu hükümdar namzedinin zihnine yerleştirmiş bulunmakla, en mühim dâvâyı halletmiş oluyorlardı.

Vazîfeli olarak velîahdın etrâfını kuşatan yerli ve yabancı ajanlar, şehzâdenin ilmî realitelerin haddesinden geçmiş tahlilci bir kafası olmamasından faydalanarak, XIX. Asrın materyalist görüşüne ve bilhassa onca mâhiyeti tamâmen meçhul olan lâyisizme doğru arkasından itiyorlardı.

İşte, gözü kapalı verilmiş bu kararlardan başlıcası, maarif dâvâsı idi. İmparatorluk câmiasına şâmil olacak olan bu kültür programının tutunacağı istikamet harsimize, gelenek ve göreneklerimize, millî ve mahallî tutanaklarımıza sırt çevirmiş bir ters dönüş olacaktı.
Gerçi Garb’a doğru ilk adımını atan Tanzîmat olmuştu.

Fakat henüz vahdet ve kuvvetini muhâfaza eden mâzî ve târih kalesinde, kapanmaz gedikler açılmamış, Tanzîmat ricâli de millî kültür ve millî an’aneye açıkca harb îlân etmemişlerdi. Böylece de o dalga, sâhili yalayıp çekilmiş; fakat şimdi, daha kat’î bir savletin zamânı gelmişti.

Bu hücum ve saldırışı idâre edenlerin programında ise, Siyonist emperyalizmini tahakkuk ettirmek için, bir hükümdar namzedini ele geçirmek kadar büyük zafer tasavvur edilemezdi. Ancak, zekâlarını ve seciyelerini teslim alabilecekleri bu gibi kimseleri iktidar mevkîine yerleştirmekle bütün köprü başlarını müstahkem bir kale hâline sokmak mümkün olabilirdi.

Başını başına bağladığı teşekkül, genç şehzâdenin gurur ve kendi kendine olan îtimâdını takviye ederek, onu, bir memleket kurtarıcısı olduğuna inandırmıştı. Bu îtimâdın mükâfâtı olarak da, Kudüs-i Şerîf Şövalyesi pâyesiyle taltîf edip, bu pâyenin alâmeti olan haçı da boynuna astırmak sûretiyle, zavallıyı hem târihine, hem de bizzat kendi kendine karşı ne kadar mümkünse o kadar küçük düşürmüştü.

Avrupa politik çevrelerinin siyâsî literatüründe Murad Efendi için, Osmanlı hânedânından hiç birine gösterilmemiş olan alâka ve yakınlık, işte bu sebeplerden ileri gelir. Bilhassa Comte de Keatry’nin Murad V. İsimli eseri, Sultan Abdülaziz’i yerden yere vururken, Murad Efendi’ye, bağlı olduğu teşekkül sebebiyle, bir dâhî süsü verir.

Sâmiha AYVERDİ Osmanlı Asırları