Sohbetler-82

0
10

Gece okuduğumuz Mesnevî-i Şerîf’te, rızâ ve teslim bahsi geçiyordu ve Allah’ın rızâsı nasıl kazanılır, diye konuşuyorduk.

-“Riyâ, kibir, yalan, tefâhür, gıybet gibi bütün fenâlıklar, hep halkı nefyetmemekten ileri gelir. Bütün bunların başı odur. Eğer sen dâimâ Hak ile olursan ondan başka bir şey görmez ve bilmezsin, kime ne söyleyeceğin kalır?

Nasıl kibir eder, kimi gıybet eylersin. Çünkü bu gibi vasıflar, ancak halk ile olan muâmeleye mahsustur. Ama halkı görmez olursan, bu takdirde ne haset kalır, ne riyâ ne kibir… hepsi birden kökünden kesilir.

İş, halkı nefy edebilmekte, yok olduğunu kabûl edebilmektedir. Böylece de halktan kalben alâkayı kesip yine kalben kendini ortadan kaldırmaktadır.

Tabiî bu nefy, bu reddediş kalbî olmalıdır. Şu konuştuklarımızı dinleyip de: Dur, eve gider gitmez kocamı çocuğumu sokağa atayım… diyecek değilsin.

Bir yandan boynuna borç olan bütün vazîfelerini dikkat ve sadâkatle îfâ edecek ama,

halkı görmeyip muâmelenin Hak’la olduğunu bileceksin. Hakk’ın rızâsını kazanmak için her tarafta her hâl ve kârda Allah’la muâmelede olduğunu bilmek gerek…

Tevhîd-i ef’âl, şeytanın varabildiği son mertebedir. O, tevhîd-i sıfat ve zâta gidemediği için Âdem’e secdeden kaçındı. Maamâfih tevhîd-i ef’âl dahi birçok hocaların ve aklına ilmine güvenen birçok kimselerin eremediği bir derecedir.”