Süleymâniye-Sâmiha Ayverdi

0
10

Süleymaniye’nin bir de sakalını medrese mantığının eline vermiş “Bab-ı Meşîhat”ı vardı. Ağa Kapısı olmaktan çıkıp Şeyhülislam Kapısı olduktan bu yana da imparatorluğun dört bucağına yayılan ve zaman zaman da yakasını siyaset dolabına kaptırmış fetvalar, hep o merkezden etrafa dağılmıştı.

Bu makama, vakit vakit aklıselim ve duygu samimiyeti ile mücehhez kimseler oturmuşlarsa da gene burası çok defa, sığ düşüncelerin, menfaat kaygıları, şahsiyetsizlik illetleri ile korkaklar, beceriksizler ve bîçarelerin elinde bir yaşayan hata gibi çok defa yanlış iş görmüş ve yanlış yol göstermiştir.

Medreseler açan, cami dersleri verdiren, hafızlar, vaizler yetiştiren, Arap’ın anlamadığı Arapça için, yirmi sene çömezlik ettiren Bab-ı Meşîhat, her türlü ruh âfetinin bir türlü devasını işaret eden İslamî irfana, ne yazık ki zaman gelip sırt çevirdi.

Gene bu kapı, “darülhadis” medreseleri açtı ve “hadis”i başlı başına bir ilim olarak kabul etti. Halbuki iman samimiyeti ile kabul edilen bir tek hadisin bile, bir hayatın düzeni olmaya elverdiğini idrak edip bunu nefsinde ispat ve icra eden bahtiyarları çoklukla yetiştirmedi. Evet “hadis”e bir ilim dedi, ne yazık ki bu ilmin tatbik sahası kendi varlığı olduğunu bilemedi.

Din adına kisve giyen, din ilmini meslek ihtiyar eden adamın yerinde saymasını, düz ayak fikirlerin kapısında nöbet tutmasını, zaman ve mekân ölçüleri başını alıp giderken köstekli ayakla geriden topallamasını da yasak eden, gene o hadislerin geniş, yumuşak ve sonsuz düşünceli sahibi iken, Bab-ı Meşîhat, ne vakit fikir adına bir cereyan uyanır gibi oldu ise, başına “içtihat” sopası ile vurup sersemletti ve sindirdi.

Şüphe ve arayıcılık; beşerin yaratılış gayesi, yaratılış illetidir. Hatta bu yüzden en yakınındaki hakikati koyar, uzaklarda ve meçhullerde bunun üstününü bulmak için didinir.

İçtimaî, ahlâkî ve felsefî mesleklerin bünyeleşmesi de gene onun arayıcılığının bir neticesi sayılmaz mı? Ammâ ters, yanlış ve dolaşık yollardan da olsa hazır ve cömert bir ikramın, önüne kadar getirdiği bir hakikate baş çevirir de onu, kendi tecessüsü ve kendi bilgi vasıtalarıyla elde etmekten hoşlanır.

İşte medrese mantığı, beşerin bu yaratılış ibramına hürmete, küfür dedi. Böylece de bir yanda felsefe ve ilim dünyası, bir tarafta madde ve keşifler dünyası alabildiğine koşup dururken taassup ve inadı, iki kıyamet şahidi zanneden şekilci din adamı; ne yazık ki ilim ve fen davası güdeni olduğu kadar, gittiği yere dünyasını götüren ve sırtında hiçbir kaydın yükünü taşımayan gönül ehlini de taşlamasını unutmadı.

Amma ne yazık ki bu arada din, kabahatin kendisinde olmayıp din adamı geçinende olduğunu söyleyenden mahrum, bir üçüncü sınıfın, bir dinsizler zümresinin çomağına çelik olup kaldı.

Ey, söz topunu İstanbul ufuklarından uzağa kaçıran kadın! Çabuk ona bir sille vur ve tekrar Süleymaniye semtinin ortasına düşür. Zaten şu ademoğlunun dilinde, eğri doğru türlü vasıflar kazandın, bir de kızıp, mızıkçı demesinler…

Dönelim, tekrar Süleymaniye’ye dönelim… Gündüzünü seyrettiğimiz bu levhanın bir nefes de gecesi içinden geçerek topumuzu, arkasından koşarak bir başka semte fırlatalım.

Gece hayatı bilmeyen İstanbul’un bu köşesi, tabiatı taklit eden bir sadelikle, çiçekler ve kuşlar misillü dinlenmeye varmakta çok acele ederdi. Akşam karanlığı çöküp de ancak yatsıya kadar Tiryaki Çarşısı’nın kahvelerinde yârenlik eden civar halkı bir kere evlerine dağıldı mı mektepleri, medreseleri, camileri, mescitleri, dükkânları, evleri ile koca Süleymaniye soyunmaya vakit bulamadan uyuyakalan yorgun bir han yolcusu gibi, gözlerini yumar ve gökyüzü, İstanbul’un diğer semtlerini olduğu gibi, burayı da derin seyre dalardı.