Türk Köpeği-2

0
24

Neyse, burada köpeklerden bahsediyoruz, insanlardan değil. Yâni Türkiye’nin sokak köpekleri ilk bakışta aklınıza geleceği gibi, öyle an’anesiz, örf ve âdetsiz, kanunsuz ve nizamsız, anarşist bir hayat sürmez.

Onların cumhuriyeti, tam aksine hârikulâde bir düzen içindedir. İstanbul, henüz hür köpek nüfusuna sâhipken, ben İstanbul’un pitoresk medeniyetine de hayrandım. Paris’ten biraz büyük bir hükûmet merkezi olan İstanbul, yüz kadar mahalleye ayrılır.

Aynı şekilde şehrin köpekleri de yüz kadar sürüye ayrılmıştır. Bunların her biri kendi mahallesinde oturur, aslâ oradan çıkmaz ve başka köpeklerin de ayaklarını mahallesine sokmasına izin vermez.

Böylece cumhuriyet, sulh içinde hayâtını sürdürüp gider. Her âile annesi de yavrularını rahat rahat büyütür ve halkın, fakir varlığından ayırıp attıklarından meydana gelen çöplükte, en iyi yeri edinme hakkını elde eder.

Evet… doğrusu orada ziyâfet, yahut öyle bol yiyecek falan yoktur, ama Türkiye’nin köpeği kanaatkârdır. Zavallı köpekler için, iki meteliklik kara ekmek alacak yabancıyı büyük bir sabırla bekler. Böyle bir ikram ise bütün âile için efsânevî bir ziyâfet olur, artık günlerce oyalanır dururlar.

İşte bu hikâyeyi yazan ben, günün birinde kara ekmeği alan yabancı oldum.

Çok iyi hatırlıyorum, güneşli bir gündü. Aradan yıllar geçti; bir Temmuz günüydü. Evet, 20 Temmuz 1904… Hikâyem gerçektir… Görüyorsunuz ya, uydurmuyorum. Vakit, öğle sularıydı, Süleymâniye Câmii’nin avlusuna girmek üzereydim. Süleymâniye Câmii, muhteşem İstanbul câmilerinin en muhteşemidir… Taş duvarlarla çevrili geniş bir avlusu vardır.

Evet, avluya girmek üzereydim. Yalnız da değildim; bir dostum vardı yanımda… Evet, bir kadın dostum… O 20 Temmuz günü ilk defa berâber çıkıyorduk, o günden sonra da bir daha hiç ayrılmadık. Hattâ Allah, kaderlerimizi ayırdıktan sonra bile; hayâtın en sert yollarında bile benimle berâber yürümekten ayrılmadı.

İkimiz de yorulmuştuk. Avlunun bir kenarında üç büyük porfir sütun vardı yerde… Asırların kahrını çekerek devrilmiş üç sütun. Herhalde bunlar da 600 yıl önce orada bulunan Bizans mabedinin bir kısmını ayakta tutmuştu. İşte bu üç sütundan birine, yorgun argın oturduk.

Biraz sonra, sütunun altındaki bir delikten, bir Türk köpeği çıktı… Gencecik bir dişi köpekti; sarkık ve yassı memeleri, yavrularına süt vermeyi yeni bitirdiğini gösteriyordu. Zavallının kemikleri, derisinin altından sivri sivri görünüyordu. Herhalde mahallede yiyecek pek azdı, hele yavrularını besleyen, onları koruyan bir anneye yetmiyordu. Belli ki açtı hayvan

Dostum, köpeği çağırdı. Köpek, önce bir düşündü, sonra yaklaştı. Tam o sırada, bu maksatla dolaşan bir kara ekmek satıcısı geçiyordu. Çağırdım adamı ve dostum çok, pek çok kara ekmek satın aldı. Şaşkınlıktan deliye dönen hayvan, bir anda ayaklarının altında, kendisine belki bir hafta yetecek ekmeği buluvermişti.

Büyük bir minnettarlık hisseden köpek -bir anne köpek- sevincini ve îtimâdını hemen göstermek istedi. Ve bunu belli etmek için de, yeryüzündeki bütün diğer annelerin yapabileceği şeyi yaptı; alelacele sütunun altındaki deliğine girdi ve çok geçmeden, ağzındaki iki minik yavruyla çıktı. Kendi yavrularıydı bunlar. Ve onları bize gayet merâsimli bir şekilde takdim etti.

Güzel yavrulardı… Annelerinin aksine yumuk yumuk, tombul hayvanlardı. Besbelli ki bu hâl, anneye bir gurur veriyordu. Bu zayıflığın sebebini belki de yanlış anlarız diye, gözlerimizin önünde, aldığımız ekmekleri iki yavrusuna paylaştırdı, fazla kalanları bir kenara ayırdı; yavrularından kalanları da kendi yedi ki, onlardan pek fazla bir şey kalmamıştı. Nihâyet bütün âile, tekrar yuvaya çekildiler.

 O zaman dostum:

-Buradan ayrıldığım zaman da, dedi, (zîrâ uzak, çok uzak bir ülkeye geri dönecekti… Kardan, buzdan daha soğuk bir ülkeye) Buradan ayrıldığım zaman da buraya gelip, bu yavrulara ve hayvanlara ekmek vereceksiniz, değil mi? Söz veriyor musunuz?

Söz verdim ve sözümü tuttum. Tekrar geldim.