Vatan Ana’dan Katreler-1

0
95

T.U.-Sâmiha Ayverdi’nin aziz dostları, kıymetli misâfirlerimiz… Vatan Ana’nın mânevî huzûruna hoş geldiniz.

Bugün burada, sizlere, nasibimiz ve kaabiliyetim ölçüsünde, O’nun fikir ve gönül dünyâsından katreler sunmaya çalışacağım. Sâmiha Annemiz’in, meclisimizden haberdar olduğuna ve mânevî teveccühlerinin üzerlerimizde bulunduğuna yürekten inanıyor ve bu muhabbet etrâfında bizleri buluşturan, Anadolu Üniversitesi Sayın Rektörlüğüne; Türk Dünyâsı Bilim Kültür ve Sanat Merkezi Müdürü Doçent Doktor Sayın Mehmet Topal Beyefendiye şahsım ve derneğimiz KÜMAKSAD adına en derin şükranlarımı sunuyorum.

Sâmiha Anne, 1974 yılındaki bir sohbeti sırasında, diyor ki:

(Eğer Îlâ-yı kelimetullah ideali olmasaydı ortada ne bir Sâmiha, ne de eserleri olurdu.)-1974

*

Tekin U. -Nedir İ’lâ-yı Kelimetullah ideali?

(Allah kelâmını yüceltmek) diye târif ediyorlar. Ama kendime soruyorum: “Allah kelâmı zâten yüce değil midir? Allah’ın hangi kulu O’nun kelâmını yüceltebilir ki?”

Misalli Büyük Türkçe Sözlük’e bakıyorum: “İslâm dîninin esaslarını ve yüceliğini yaymak için gösterilen gayret ve bu yolda yapılan cihat,” diye ifâde ediyor.

İslâm dîninin esaslarını yaymak için gayret gösteren ve bu yolda cihada çıkan kimsenin, dînimizi iyi temsil edebilme yetkisiyle donanımlı olması gerektiği meydandadır. Ve… Savaştan dönülen bir zamanda ashâbına: “Küçük cihat bitti, şimdi büyük cihad başlıyor” buyuran Resûlullah Efendimiz’in bu hadisi ile nefsimizle savaşmanın en büyük cihat olduğu da bilindiğine göre; i’lâ-yı Kelimetullah sözüyle murâd edilen şeyin aslında ne olması gerektiği ortaya çıkmaz mı?

Evet… Önce insan yücelecek ki bilgisi, nezâket ve zerâfeti; kısaca güzel ahlâkıyla, mensûbu bulunduğu dîni yayma gayreti, yerini ve mânâsını bulsun. İşte, bütün Allah dostlarının işi ve mesleği bundan ibârettir; bunun için yaşarlar. Çünkü bunu yapmak için dünyaya gönderilmişlerdir. Yüce Kitabımızın, “Onlar sizden hiçbir ücret de talep etmezler” buyurduğu zevat bunlardır. Sâmiha Ayverdi Hanımefendi de bu kutlu kâfilenin mensuplarından biridir. Şöyle buyuruyor:

“…İnsanoğlunu ters yoldan doğru yola çekmek, gâliba, Allah’ın kullarına vermiş olduğu en mübârek imtiyaz ve imkân. Zîra herkes iyilik yapamaz. Hayra vesîle ve âlet olmak bir müstesnâ Hak vergisidir. Hattâ ve hattâ ibâdettir. Sokrat’ın pek hoşlandığım bir sözü vardır: Kimse, hakîkatin güzel yüzünü görüp de çirkinliklere tâlip olamaz, der.

Dikkat edecek olursak, yanlışlar, kötülükler, fenâlıklar hep güzeli, iyi ve doğruyu tanımamaktan ileri gelmiyor mu? Hakîkatin tadını alan kimsede, dalâlet ve kötülük bataklığının câzibesine yer olur mu?” (25.04.1979)(Sâmiha AYVERDİ-Mektuplardan Gelen Ses, s.81)

*

“…asıl ölüm, kalp habersizliğidir. Zîrâ hayat kalbe merbuttur -bağlıdır-. Kalb ölü olunca hayat da yoktur. İnsan kalb hayâtını bulmadıkça, cansız bir nakıştan -görünüşten, sûretten- ibârettir. Ancak aşkını ve mânâsını bulan kimsenin kalbi dirilmiş olur. O, bütün mükevvenâtın -yaratılmış şeylerin tamâmının- rûhudur. Cihânın varlığından geçip aşkı bulanın, bütün varlıklar esîri ve zebunu -güçsüzü, âcizi- olur. Kendi mânâsından, kendi canından hissiz ve lezzetsiz olan nakış ise, zengin fakîr, kimin olursa olsun, iz’ansız -anlayışsız, ferasetten yoksun-ve cansızdır…”(54–55.s.)

*

…bilgi şebekesini mânevî bir hatla gayba bağlamış olanlardan başka, bütün insanlar, âlim, câhil, ne olursa olsun hepsi ölüm kasabının keyfini bekleyen sürü gibidir. Herkes, kendini yaratan kuvveti tanımalıdır. Çünkü bütün mükevvenât bu kuvvetin zebûnu/O’na karşı âciz-düşkün ve musahharıdır/ O’nun büyüsüne kapılmıştır. Hüküm ondan gelir, cereyân ettiğini gördüğümüz her şey, her hâdise, o kuvvetin karârı ile tezâhür eder. Dünyâ, bu teşriî kuvvetin/ güçlü kanunun icrâ sâhasıdır. İnsanlar ve bütün yaradılmışlar da, bu emirlerin birer mûtî icrâkârıdırlar/birer itaatkâr uygulayıcısıdırlar.

Mark Orel ne güzel söyler: ‘Rabbânî kuvvetlerden istimdâd etmeden/ Yardım almadan hiçbir işi hayra sevk edemezsin.”(61-62.s.)(Sâmiha AYVERDİ’nin Fikir ve Gönül Dünyâsından Seçmeler)-İsmet BİNARK/Altay Kültür, San’at ve Eğitim Vakfı Yayınları:4 – ANKARA, Mart 2009

T.U.-Her birimize sorsalar, târihimizi çok sevdiğimizi, mâzimize bağlı olduğumuzu söyleriz değil mi? Bakın Sâmiha Anne bununla ilgili olarak ne diyor:

(Sâdece muhâfazakâr, vatansever, mâzîmize ve târihimize bağlı olmamızın kâfi olduğunu zannetmek son derece eksik bir tespittir. Zîra içine kapandığımız taassup karanlığı yüzünden, İslâm îmânına arpa boyu olsun faydamız dokunmamaktadır.

Bugün gerek Avrupa’da gerek Amerika’da İslâmiyet’e karşı bir akış ve arayış mevcut bulunuyor ise de bu teşneler, taassubun değil, tasavvufun yumuşak, medenî ve insânî câzibesine takılarak ihtidâ etmekteler.

Bugün Türk halkının, mâruz kaldığı tehlikeli saldırışı çok iyi görerek ona göre ayağını denk atması gerekmektedir. Yalnız batılılardan değil, ne yazık ki îman birliğine sâhip müslüman ülkelerden de vâkî olan saldırılar, Türk’ün îman hayâtını rencîde ederken, bu tefrikanın -bölünüp parçalanmanın- altında yatan gerçek sebebin, siyâsî menfaatler olduğuna şüphe etmemek lâzımdır.