Yûnus Emre Rifâî,Hacı Bektaş Vefâî(*)

0
146

Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’nin hangi tarikata mensup oldukları konusu, akademik araştırmalardan uzak çevrelerce genellikle Hacı Bektaş’ı konu olan Vilayetname’deki menkıbelerden yola çıkılarak kısa yoldan ve yeterince araştırılmadan neticeye bağlanmaktadır.

Bu eserde Hacı Bektaş ya doğrudan ya da Lokman Perende isimli meçhul bir şahıs vasıtasıyla

Ahmed Yesevi’nin mürit ve halifesi olarak gösterilmekte, Yunus Emre de Tapduk Emre vasıtasıyla Hacı Bektaş’ın yolunda bir sufi olarak kabul edilegelmektedir. Ancak Vilayetname’den daha eski ve daha güvenilir kaynakları inceleyen akademisyenler durumun böyle olmadığının farkındadırlar.

Ayrıca müellifi meçhul olan ancak Uzun Firdevsi tarafından yazıldığı tahmin edilen bu Vilayetname, XVI. asırda yani tarihen geç döneme ait olmasına ek olarak, Anadolu’daki birçok meşhur mutasavvıfı Hacı Bektaş’a mürit gibi gösterme gayretiyle üretilmiş menkıbelerle doludur.

Dolayısıyla tasavvuf tarihi araştırmalarında kullanılırken çok dikkatli olunmalı ve daha eski kaynaklar ihmal edilmemelidir. Bu yazıda, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’nin tarikat silsileleri farklı ve muteber kaynaklar ışığında, akademik detaylara girilmeden, herkesin anlayabileceği sade bir üslupla ele alınacaktır.

Yûnus Emre’nin Tarîkat Silsilesi

Yunus Emre’nin şeyhi, Tapduk Emre’dir. Bazı kaynaklara göre Tapduk Emre bir Kādiri şeyhidir.(1) Bazı kaynaklara göre Buharalı Şeyh Sinan isminde bir zatın mürit ve halifesidir.(2) Bazı kaynaklara göre Evhaduddin Kirmani’nin müridi,(3) bazı kaynaklara göre ise Barak Baba’nın mürit ve halifesidir. Yunus Emre’nin bir şiirindeki:

Yunus’a Tapdug u Saltug u Barak’dandur nasib
Çün gönülden cuş kıldı ben nice pinhan alam.(4)

ifadeleri onun silsilesi hakkında bilgi vermekte, Tapduk Emre’nin şeyhinin Barak Baba olduğunu ifade etmektedir.(5) Barak Baba Tokat yakınlarındaki bir köyde doğmuş, farklı şehirlerde bulunduktan sonra 707 (1307) tarihinde gittiği İran’da öldürülmüş olup kabri Zencan eyaletindeki Sultaniye’dedir.(6)

Balıkesir’in Bigadic ilçesinin İğciler köyünde de bir Barak Baba türbesi vardır. Bu durum, tarihte Barak Baba isminde birden çok şahsın yaşamış ve bunların hayat hikayelerinin birbirine karışmış olabileceği ihtimalini akla getirmektedir.

Barak Baba’nın şeyhi Sarı Saltuk’tur. Nitekim Barak Baba şathiye tarzındaki sözlerinde: “Heyhate heyhut, Saltuk Ata, miskin Barak” sözleriyle şeyhinin Sarı Saltuk olduğunu ifade etmiştir.(7) Sarı Saltuk Anadolu’dan Balkanlar’a göç etmiş ve 697 (1297) senesinde muhtemelen (bugün Romanya’nın Dobruca bölgesindeki) Babadağ kasabasında vefat etmiştir.

Birçok yerde makam kabirleri vardır.(8) Saltukname isimli esere göre, Sarı Saltuk’un Osman Gazi’ye söylediği şu sözler, onun karakterini ve din anlayışını ortaya koymaktadır: “Ulema ve sulehayı sevün, rağbet idün ve şeriate boyun tutun, ilm u ibadete şuru’ eylen… Ve bu Hanefi mezhebin daim gözet ki cemi’ mezhebun akdem ve akvası ve pakidur.”(9)

Sarı Saltuk’un şeyhi Mahmud Hayrani’dir (o. 667/1269).(10) Mahmud Hayrani Konya yakınlarındaki Akşehir’de yaşamış ve orada vefat etmiştir.

İbnu’s-Serrac’ın (o. 747/1346) Tuffahu’l-ervah ve Ebu Bekr el-Ayderus’un (o. 914/1508) en-Necmu’s-sa’i isimli eserlerine göre Mahmud Hayrani’nin şeyhi Ahmed er-Rifai’dir (o. 578/1182).

Bu kaynaklardan en-Necmu’ssa’i’de Mahmud Hayrani’nin Rum yani Anadolu’dan Irak bölgesindeki Ümmü Abide’ye gittiği, orada Ahmed er-Rifai’ye intisap ile on iki sene hizmet ettiği, sekr ve vecd ehli olduğu, sonra icazet alıp Anadolu’ya döndüğü, Anadolu’da Sarı Saltuk’un kendisine intisap ettiği anlatılır.(11)

Ancak Ahmed er-Rifai’nin vefat tarihi h. 578, Mahmud Hayrani’nin vefat tarihi ise h. 667’dir. Yani Rifai’nin vefatından sonra Hayrani’nin yaklaşık 90 yıl daha yaşamış olması gerekir ki zor bir ihtimaldir.

Bu problemi çözen kaynak ise İbnu’s-Serrac’ın Tuffahu’l-ervah’ıdır. 715’te (1315) kaleme alınan bu oldukça eski ve güvenilir kaynakta şu bilgiler yer alır:

“Bil ki, Şeyh Mahmud (Hayrani) Ümmü Abide’ye gitti. Efendimiz Sultanu’larifin Seyyidu’s-sıddikin Ahmed b. Ebi’l-Hasen er-Rifai’nin (Allah nurunu takdis etsin, mezarını nurlandırsın) türbesinin karşısında durdu.

Bu bekleyiş, kendisine seçkin bir hal açılıncaya, bol nasip ve pak talih gelinceye kadar, ikisinin arasında vasıtasız bir şekilde sürdü. Ahmed er-Rifai’nin (hasetcilerin ve muhaliflerin öfkesine rağmen Allah onun şanını yüceltsin) şerefli revakında (dergahında) vaktin sahibi (şeyhi) de vardı.

Şurası aşikardır ki, efendimiz Şemseddin Ahmed el-Musta’cil (r.a.) zamanının gavsıydı. Şeyh Mahmud (Hayrani)’nin veliliğe ulaştığı ve keramet nurlarının yayıldığı zaman Şeyh el- Musta’cil ona bir adam gönderdi. Adam şeyhe şöyle dedi:

“Nasibinden bize ne bıraktın?” Şeyh cevaben: “Dörtte bir” veya bu anlamda bir söz söyledi. Denilir ki; “Şayet böyle demeseydi nasibinin hepsi gidecekti.” Şeyh Mahmud onun halini kesin olarak kabul etti ve şeyhte iyi tesirler bıraktı.

Sonra Şeyh Saltuk onun yoldaşı oldu, ondan nasibini aldı ve zamanının seçkinlerinden oldu. Küffar diyarında büyük yol kat etti. Orada çeşitli gruplar kendisine teslim oldu. Allah onun sayesinde pek çok insana hidayet verdi.”(12)

Bu paragraftan anlaşıldığına göre Mahmud Hayrani tasavvufi eğitimini Ahmed er-Rifai’den Uveysi yolla almıştır.(13) Hayrani, Irak’taki Ümmü Abide’ye gittiğinde Ahmed er-Rifai vefat etmişti ve dergâhta muhtemelen Şemseddin Ahmed Musta’cil postnişin idi.(14)

Hayrani, Rifai’nin türbesinde Üveysi yolla ondan feyz aldığı gibi, anlaşılan o dönemde şeyh olan Musta’cil’den de zahiren istifade etmiş ve manevi halini ona onaylatmıştır.

Netice itibariyle Mahmud Hayrani Anadolu’ya döndüğünde artık bir Rifai şeyhidir. Mahmud Hayrani’nin torunu Seyyid Ali’nin İstanbul’da Türk İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan mezar sandukasının (envanter numarası: 194) ayak tarafındaki kitabede mealen:

“Bu temiz türbe, sa’id, şehid, Rifai Mahmud’un oğlu Muhammed’in oğlu Seyyid Ali’nindir” ifadelerinin yer alması, Mahmud Hayrani’nin Rifai olduğuna başka bir delildir.(15) Sarı Saltuk da Anadolu’da Hayrani’ye mürit olmuştur.

Sarı Saltuk’un müridi, Barak Baba, Barak Baba’nın müridi Tapduk Emre, Tapduk Emre’nin müridi de Yunus Emre’dir. Yani Yunus Emre bir Rifai tarikatı mensubudur ve silsilesi şoyledir:

Ahmed er-Rifa’i (Üveysi yolla)
Şemseddin Ahmed el-Musta’cil
Mahmud Hayrani
Sarı Saltuk
Barak Baba
Tapduk Emre
Yunus Emre.

Selçuklu devletinin son dönemleri ile Osmanlı devletinin başlangıç yıllarında Anadolu’da Rifai derviş ve şeyhlerinin bulunduğu bilinmektedir. Bu şeyhlerden biri Ahmed Kûçek er-Rifai idi.(16)

Rifaiyye’nin kurucusu olan Ahmed er-Rifai ise o dönemlerde muhtemelen bu şahısla karıştırılmasın diye “Ahmed Kebir” diye anılıyordu. Yunus Emre de bir şiirinde “Ahmed Kebir” adıyla Seyyid Ahmed er-Rifai’yi şöyle yâd etmiştir:

“Ol Seyyid Ahmed Kebir müyesserdi ana nur
‘Iyalleri cümle şir ol hulkı merdan kanı.”(17)


Hacı Bektaş Velî’nin Tarîkat Silsilesi

Vilayetname gibi bazı kaynaklarda Bektaşiyye tarikatının piri Hacı Bektaş-ı Veli’nin (o. 669/1271), Ahmed Yesevi’nin mürit ve halifelerinden biri olduğu ya da Yesevi’nin talebesi olduğu iddia edilen Lokman Perende’nin müridi olduğu kaydedilmiştir.(18)

Ahmed Eflaki’nin (o. 761/1360) Menakıbu’larifin ve Aşıkpaşazade’nin (o. 889/1484’ten sonra) Tarih’i gibi daha eski ve muteber kaynaklarda ise Hacı Bektaş, Anadolu Selçuklu Devleti aleyhine ekonomik sebeplerle bir isyan tertipleyen ve 637 (1240) senesinde idam edilen Baba Rasul namıyla meşhur Vefai şeyhi Baba İlyas-ı Horasani’nin müridi ve halifesidir.(19)

Baba İlyas’ın başlattığı Babailer isyanına katılmayıp inzivaya çekildiği anlaşılan Hacı Bektaş sonraları tarikat faaliyetine başlamıştır.

Ancak görülen o ki, bu dönemde devletin ve toplumun tepkisinden çekinen ilk donem Bektaşileri, tarikat silsilelerinin (isyanın lideri olan) Baba İlyas yoluyla Vefaiyye tarikatına bağlandığını söylemekten kaçınıp Hacı Bektaş’ın Ahmed Yesevi’nin halifesi olduğunu iddia etmiş, böylece hem isyan töhmetinden uzak kalmayı hem de Yesevi’nin şöhretinden istifade etmeyi hedeflemiş olmalıdırlar.

Bu sözlü propaganda zamanla semeresini verip sonraki döneme ait yazılı kaynaklara da intikal etmiştir.

Vilayet-name’yi neşre hazırlayan Abdulbaki Gölpınarlı’nın eserin sonuna eklediği açıklamalar bölümündeki şu cümleleri, onun da bu kanaatte olduğunu göstermektedir:

Öte yandan Babailer isyanının mezhebi ve meşrebi kaygılarla değil, ekonomik ve siyasi sebeplerle oluştuğunu vurgulamak gerekir.(21) Çünkü Babailer ve ilk donemdeki Bektaşiler’in Sünni olduğu anlaşılmaktadır. (22) Hacı Bektaş’ın Makalat’ı ile Baba İlyas’ın torunu Aşık Paşa’nın (Ö. 733/1332) Garibname isimli eserleri bunun en açık delilidir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Hacı Bektaş Veli 669 (1271) senesinde vefat etmiştir. Ahmed Yesevi’nin vefat tarihi olarak ise 562 (1166) senesi kabul edilmektedir. Yani bu iki mutasavvıf arasında bir asırlık zaman farkı vardır ve görüşmeleri tarihen imkansız gibidir. Bu tarih problemini aşmak için araya Lokman Perende isminin yerleştirilmiş olması da muhtemeldir.

Öte yandan Hacı Bektaş’ın gerçek şeyhi olan Baba İlyas’ın mürit ve halifelerinden birinin ismi de Lokman Baba’dır. Amasya Tarihi isimli kaynağa göre Hacı Bektaş Veli, bu Lokman Baba’nın mürit ve halifesidir.(23)

Hacı Bektaş, şeyhi Baba İlyas’ın vefatından sonra Lokman Baba’dan da feyz almış olabilir. Zamanla gerçek tarih unutulup efsanevi menkıbeler üretilirken bu Lokman Baba, Lokman Perende adıyla Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş arasındaki tarihi boşluğu doldurmak için yerleştirilmiş olabilir.

Bu konuda Fuat Köprülü yaklaşık bir asır önce şöyle yazmıştı:

“Bektaşilikle Yesevilik arasında hiçbir hakiki bağ mevcud değildir.”(24)

Bu konuda yapılan son araştırmalar, Köprülü’yu destekler mahiyettedir.(25) Takıyyuddin Abdurrahman el-Vasıti’ye (o. 744/1343) nisbetle neşredilen Tiryaku’l-muhibbin isimli eserde Hacı Bektaş, Ahmed Yesevi’nin müridi olarak gösterilmiş ise de, (26) bu matbu eserin gerçek Tiryaku’l-muhibbin olmadığı, gerçeğinin henüz Paris’te yazma halinde (27) ve matbudan oldukça farklı olduğu anlaşılmıştır.(28)

Muteber kaynaklara göre Hacı Bektaş’ın şeyhi Baba İlyas Horasani’dir. Baba İlyas’ın şeyhi de Mardin Dedeköy’de medfun olan Dede Garkın’dır. Dede Garkın, Bağdat’ta Kürt asıllı bir mutasavvıf olan Tacu’l-arifin Ebu’l- Vefa Bağdadi (o. 501/1107) (29) tarafından kurulup zamanla kuzey Irak ve Anadolu’ya yayılan Vefaiyye tarikatının bir şeyhidir.(30) Dede Garkın ile Ebu’l-Vefa Bağdadi arasında yaklaşık bir asır zaman vardır. Bu süre içinde

Vefaiyye tarikatı silsilesinde birkac şeyh daha gecmiş olmalıdır. Ancak onların isimleri kaynaklarda kayıtlı değildir. Bu durumda Hacı Bektaş’ın silsilesi şöyle olmaktadır:

Ebu’l-Vefa Bağdadi

Dede Garkın

Baba İlyas Horasani

Hacı Bektaş Veli.

Netice olarak Bektaşiliğin Yeseviyye ile silsile yönünden bir alakasının olmadığı ve Irak’ta kurulan Vefaiyye’nin bir kolu durumunda bulunduğu anlaşılmaktadır. Yunus Emre’nin silsilesi de Rifaiyye tarikatına ulaşmaktadır. Yani muteber kaynaklara göre Yunus Emre Rifai, Hacı Bektaş Vefai’dir.

Kaynakça:

Prof. Dr., Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakultesi (ntosun@hotmail.com)

1 Bk. Mehmed Rif’at Kadiri, Nefhatu’r-riyazi’l-aliye fi beyani tarikati’l-Kadiriyye, Millet Ktp., Ali Emiri Şer’iyye, no: 1127, vr. 275b-276a; Adalet Cakır, Abdulkādir-i Geylani ve Kadirilik, İstanbul: İSAM Yay., 2012, s. 923-925.

2 Fuad Koprulu, Turk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1981, s. 266-267.

3 Mikail Bayram, “Anadolu Selcukluları Zamanında Evhadi Dervişler”, Türkler, ed. H. Celal Güzel ve dğr., Ankara: Yeni Turkiye Yay., 2002, VII, 323-324.

4 Yunus Emre, Divan – Risaletu’n-nushiyye, nşr. Mustafa Tatcı, İstanbul: H Yay., 2011, s. 218.

5 Ayrıca bk. Haşim Şahin, “Tapduk Emre”, DİA, XL, 12-13.

6 Barak Baba için bk. Abdulbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, İstanbul 1992, s. 17-26; Ahmet Yaşar Ocak, “Barak Baba”, DİA, V, 61-62.

7 Abdulbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, s. 265.

8 Sarı Saltuk için bk. Gölpınarlı, age, s. 27-41; Machiel Kiel, “Sarı Saltuk”, DİA, XXXVI, 147- 150.

9 Ebu’l-Hayr-ı Rumi, Saltuk-Name, nşr. Şükrü Haluk Akalın, Ankara 1990, III, 273.

10 Mahmud Hayrani hakkında bk. Abdulbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, s. 37, 45- 46; Ethem Cebecioğlu, “Mahmud-ı Hayrani”, DİA, XXVII, 367-368. İstanbul’da Türk İslam Eserleri Müzesi’nde 193 envanter numarasıyla kayıtlı olan Mahmud Hayrani’nin mezar sandukasındaki yazıda babasının isminin Mes‘ud olduğu belirtilmiştir. Ebu’l-Hayr Rumi’nin Saltuknane’sinde de Sarı Saltuk’un Seyyid Mahmud-i Hayran’a intisap edip dört terkli tac giydiği anlatılır.

11 Ebu Bekr b. Abdullah el-Ayderus, en-Necmu’s-sa‘i fi menakıbi’l-kutbi’l-kebir er-Rifa‘i, nşr. Ali Hasan el-Ariz, Kāhire 2009, s. 34-37. Aynı bilgiler icin ayrıca bk. Abdullah Çakır, El Yazması İki Menakıb-ı Seyyid Ahmed er-Rifai –İnceleme ve Karşılaştırma–, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), MUSBE, İstanbul 2007, s. 107-108, 215-216.

12 İbnu’s-Serrac (Muhammed b. Ali ed-Dımaşki), Tuffahu’l-ervah ve miftahu’l-irbah, ABD Princeton University Library Gift of Robert Garrett, eski no: 97 (yeni no: 1127Y), vr. 198b-199a; Mehmet Saffet Sarıkaya, Mehmet Necmettin Bardakçı ve Nejdet Gurkan, İbnu’s-Serrac’ın Eserleri Çerçevesinde XIII. Yüzyılda Güneydoğu Anadolu’da Dini-Tasavvufi Hayat, Isparta 2012 (Yayımlanmamış Çalışma), s. 246. Metnin tercümesi bu çalışmadan alınmıştır. Henüz yayınlanmayan bu çalışmadan istifade etmemiz için bir kopya gönderen üç araştırmacı dostumuza müteşekkirim.

13 Üveysilik bir kişinin zahiren görmediği bir zattan rüya gibi manevi yollarla eğitim almasıdır. Bk. Necdet Tosun, “Uveysilik”, DİA, XLII, 400-401.

14 Şemseddin Ahmed ismindeki bu zat, Ahmed er-Rifai dergahının dördüncü postnişini olan Şemseddin Muhammed b. Abdurrahim’in (o. 619/1222) oğlu olan Şemseddin Ahmed olmalıdır. Bk. İzzeddin Ebu’l-Abbas Ahmed el-Farusi, er-Reşehatu’l-haseniyye ale’n-Nefhati’l-miskiyye, nşr. Şerefuddin Hasan, Dımaşk 1999, s. 213. Rifai dergahının Ahmed er-Rifai’den sonraki ilk üç postnişini şunlardır: Seyyid Ali b. Osman, Seyyid Abdurrahim, Seyyid İbrahim A‘zeb. Bk. Hacı Husam İbrahim el-Kazeruni, Şifau’l-eskam fi sireti Gavsi’l-enam: Ahmed er-Rifai Menkıbeleri, trc. Nurettin Bayburtlugil-Necdet Tosun, İstanbul: Gelenek Yay., 2004, s. 15, 137-159. İbnu’s-Serrac’ın tarikat silsilesinde Şemseddin Ahmed Musta‘cil şöyle zikredilir: Ahmed er- Rifai, Seyfeddin Ali (b. Osman), Şeyh Abdurrahim, İbrahim A‘zeb, Şemseddin Muhammed b. Abdurrahim, Kutbuddin Ebu’l-Hasan Ali, Şeyh Necmeddin Ahmed b. Ali, Şeyh Şemseddin Musta‘cil Ahmed b. Muhammed. Bk. Mehmet Saffet Sarıkaya ve dğr., age, s. 10-11.

15 Metnin orijinali Arapça olarak şöyledir: “Hâzihi türbetü’l-mutahhara li’s-sa‘id eş-şehid Seyyidi Ali b. Muhammed b. Mahmud er-Rifa‘i”. Bu konuda ayrıca bk. Ali Kozan, “Turkiye Selcukluları Doneminde Akşehir’de Bir Sufi: Seyyid Mahmud Hayrani ve Zaviyesi”, Vakıflar Dergisi, Aralık 2012, sayı: 38, s. 43-64.

16 Bk. Sadi Bayram, “Samsun-Ladik ve Seyyid Ahmed-i Kebir Hazretleri”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, sayı: 5, 1990, s. 11-22.

17 Yunus Emre, age, s. 342.

18 Bk. Anonim, Vilayet-name: Manakıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli, nşr. Abdulbaki Gölpınarlı, İstanbul 1995, s. 16, 19.

19 Ahmed Eflaki, Menakıbu’l-arifin, Farsça nşr. Tahsin Yazıcı, Ankara 1976, I, 381; Aşıkpaşazade, Aşıkpaşazade Tarihi, nşr. Ali Bey, İstanbul 1332/1914, s. 1, 204-205; Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı, İstanbul 1996, s. 172-174.

20 Bk. Anonim, Vilayet-name, s. 103.

21 Mikail Bayram, “Baba İshak Harekatının Gerçek Sebebi ve Ahi Evren İle İlgisi”, Diyanet Dergisi, XVIII/2, Mart-Nisan 1979, s. 69-78; Ahmet Yaşar Ocak, “Babailik”, DİA, IV, 373-374.

22 Bk. Mikail Bayram, “Hacı Bektaş-ı Horasani Hakkında Bazı Yeni Kaynaklar ve Yeni Bilgiler”, Osmanlı, ed. Güler Eren, Ankara: Yeni Türkiye Yay., 1999, VII, 51-56.

23 Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, İstanbul 1327-1330, II, 395-396.

24 Bk. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1993, s. 112.

25 Bk. Ahmet Yaşar Ocak, “Türkiye Selçukluları Döneminde ve Sonrasında Vefai Tarikatı (Vefaiyye)”, Belleten, LXX/257, Nisan 2006, s. 119-154.

26 Takıyyuddin Vasıti, Tiryaku’l-muhibbin, Mısır 1305, s. 47.

27 Bibliotheque Nationale de Paris, code: 5291, vr. 243-270.

28 Bk. Kazeruni, Ahmed er-Rifai Menkıbeleri, s. 13-14.

29 Ahmet Yaşar Ocak, “Ebu’l-Vefa el-Bağdadi”, DİA, X, 347-348.

30 Bk. Haşim Şahin, “Vefaiyye”, DİA, XLII, 600-603.

(*) Prof. Dr. Necdet TOSUN -TASAVVUF İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi

Yıl: 14 [Ocak-Haziran 2013] Sayı: 31