Dünyâya Gelmemizin Gâyesi-6

0
60

Dostlarım!

Merhum Hayri Bilecik, şöyle diyor:

İnsanın en önemli, en ileri bilgi kaynağı, vicdandır. Yalan söylemeyen, dâima doğruyu ve gerçeği gösteren bir terazidir vicdan…

Beş duyumuz, aklımız ve vicdânımız… bu üçlü, dâimâ bize bir şeyler sunar. Bunlar, bize sunulan bu şeyler; derece derece birer hakikattir. Ancak üstünlük, dâima vicdânındır. Diğerleri aldanıp yanılabilir, ama, vicdan yanılmaz.

Renkleri gözümüzle ayırd ederiz, fakat korkuyla endişeyi, vicdan ayırabilir.

Yaptığımız bir yanlış hareket için, vicdânımız bizi rahatsız ediyorsa; aklımızın öne sürdüğü hiçbir mâzeret, bizi rahatlatmaz.

Zira, vicdânın bilişi; aklın veya beş duyumuzun bilmesi gibi değildir.

Onun bilmesi; sonradan edinilen bilgilerden öte… ilimden öte, hissetmekten öte olan ilahî bir biliştir. Vicdan, bizzat yaşayarak bilir. Doğruyu bilir ve söyler. İş, onun… vicdanın sesini duyabilmektedir.

“Allah, gizlediklerinizi de, açığa vurduklarınızı da bilir.” buyruluyor ya…

İşte:

“Nasihatlerimle amel et, beni adamdan sayma!” diyen… “ölmezden önce ölen” bu yolun büyüklerine sorar, danışır ve onlara uyarsak; onlar bize vicdanımızın sesine kulak vermeyi öğretirler.

O zaman, faydalı işleri ve bilgileri kolayca ayırd eder ve çamurlaşmaktan kurtulmaya yüz tutarız. Çünkü vicdânın tek bir vazifesi vardır; bize, Yüce Rabb’imizi bildirmek.

Ezel ahdini hatırlatmak.

Bundan önceki sohbetimizde, İNSAN kelimesinin türediği ÜNS kökünün bir mânâsının da “ülfet etmek”; yakın olmak, bilişmek anlamına geldiğini söylemiştik. İşte ilk önce yakın olacağımız, bilişip, tanışıp sevişeceğimiz vicdanımızın sesidir.

Vahşi hayvanlar nasıl eyere, semere, gem vurulmaya zorlanıp ve adı üzerinde vahşice davranır, bizim “ehlîleştiriyoruz” dediğimiz terbiyeye itiraz ederlerse; biz de vicdanımızın sesine öyle yabancıyız.

Onu dâima işitiyor; fakat kulak asmaya yanaşmıyoruz.

O vahşî atı ehlîleştirecek biri lazım! Öz be öz Türkçe bir kelime olan Hoca sözü; “Öğretmenle” değiştirilmek istendi, biliyorsunuz. Fakat, kânun zoruyla bile olsa Müslüman Türk Milleti’nin vicdanından Hoca kelimesi sökülemedi. Hemen her kademedeki öğrenci, “öğretmenine” hâlâ “Hocam”, diyor.

Tâ, İslam öncesi devirlerden beri, biz Türkler; bilgili, insanlara yol gösterici, akıllı kimselere çok ayrı bir yer ve değer vermişiz. Yaşlı ve tecrübeli, bilge kişilere “Koca” deyişimiz, Hoca sözünün değişik telâffuzundan başka şey değildir.

İşte Hoca, bu yüzden, insan hayâtında bir dönüm noktası olagelmiştir.

Çünkü, vicdanımızın sesini duymayı öğretecek kişidir Hoca! O şaşmaz sesi, o daima doğru sesi örten; kuru aklın ve beş duyumuzun aldanan, bizi de aldatan sesinden ayırd edebilmek; ancak bir öğretmenle mümkündür. Bu, ta Hazreti Âdem’den beri hep böyledir. Hayat, dâimâ Hoca-Talebe, Usta-çırak alışverişiyle sürüp gider.

Dâimâ yeni şeyler görüp, duyup; öğrenmiyor muyuz? Öğrenen varsa, öğreten de vardır. Hayâtın basit, gündelik gelişmelerinden tutun da en zor ilimlere, esrarlı bilgilere kadar, her şeyi birilerinden tâlimle öğreniyoruz. Dilimizdeki, Hoca karşılığı bir diğer kelimede muallimdi; işte bu yüzden! “Tâlim eden” mânâsına… Yüce Peygamberimiz:

“Ana-babaların en hayırlısı, seni tâlim edenidir.” buyuruyor.

Bu, kan bağı îtibâriyle de olabilir, ilim bakımından da… yâni, ana-babaya, dinimizin gerektirdiği hürmeti göstermek şartıyla; kim seni Allah Yolu’nda tâlim ediyorsa, işte asıl anan ve baban odur, demektir. Milletimizin Hoca, Muallim, Öğretmen; hangi isimle anılırsa anılsın, öğretici mevkiindeki büyüklerine ayrı bir değer verişi, hürmet edişi boşuna değildir.

Bizzat Yüce Peygamberimiz’in insanlığa mürşid, hoca, muallim veya öğretici olması; bizdeki hürmet duygularını, olması gereken kıvâma getirmiştir.

O’nun ilk talebeleri; yetişkinlerden, Hazret-i Ebu Bekir… hanımlardan, Hazret-i Hatice… Çocuklardan Hazret-i Ali Efendilerimiz değil miydi? Biliyoruz ki gene o ulular serisinden biri de Peygamberimiz’in azadlı kölelerinden Zeyd Hazretleri’ydi.

Efendimiz, onu, esircilerin elinden satın alıp, azâd ettikten yıllar sonra…

Bir gün amcası ile babası çıkageldiler. Oğullarını bulmuşlardı ve alıp götürmek istiyorlardı. Bu talebi arz ettikleri zaman, Efendimiz, gayet mâkûl karşılayıp; “tabii” demelerine rağmen, genç itiraz etti ve “hayır!” dedi, “Benim, anam da babam da Allah’ın Resûlü’dür; beni bu saadetten mahrum edemezsiniz. Sizleri bulduğuma sevindim, ama, sizinle gelemem.”

Ve gitmedi.

Tâ, İslam öncesi devirlerden beri, biz Türkler; bilgili, insanlara yol gösterici, akıllı kimselere çok ayrı bir yer ve değer vermişiz. Yaşlı ve tecrübeli, bilge kişilere “Koca” deyişimiz, Hoca sözünün değişik telâffuzundan başka şey değildir.

İşte Hoca, bu yüzden, insan hayâtında bir dönüm noktası olagelmiştir.

Çünkü, vicdanımızın sesini duymayı öğretecek kişidir Hoca! O şaşmaz sesi, o daima doğru sesi örten; kuru aklın ve beş duyumuzun aldanan, bizi de aldatan sesinden ayırd edebilmek; ancak bir öğretmenle mümkündür. Bu, ta Hazreti Âdem’den beri hep böyledir. Hayat, dâimâ Hoca-Talebe, Usta-çırak alışverişiyle sürüp gider.

Dâimâ yeni şeyler görüp, duyup; öğrenmiyor muyuz? Öğrenen varsa, öğreten de vardır. Hayâtın basit, gündelik gelişmelerinden tutun da en zor ilimlere, esrarlı bilgilere kadar, her şeyi birilerinden tâlimle öğreniyoruz. Dilimizdeki, Hoca karşılığı bir diğer kelimede muallimdi; işte bu yüzden! “Tâlim eden” mânâsına… Yüce Peygamberimiz:

“Ana-babaların en hayırlısı, seni tâlim edenidir.” buyuruyor.

Bu, kan bağı îtibâriyle de olabilir, ilim bakımından da… yâni, ana-babaya, dinimizin gerektirdiği hürmeti göstermek şartıyla; kim seni Allah Yolu’nda tâlim ediyorsa, işte asıl anan ve baban odur, demektir.

Milletimizin Hoca, Muallim, Öğretmen; hangi isimle anılırsa anılsın, öğretici mevkiindeki büyüklerine ayrı bir değer verişi, hürmet edişi boşuna değildir. Bizzat Yüce Peygamberimiz’in insanlığa mürşid, hoca, muallim veya öğretici olması; bizdeki hürmet duygularını, olması gereken kıvâma getirmiştir.

O’nun ilk talebeleri; yetişkinlerden, Hazret-i Ebu Bekir… hanımlardan, Hazret-i Hatice… Çocuklardan Hazret-i Ali Efendilerimiz değil miydi?

Biliyoruz ki gene o ulular serisinden biri de Peygamberimiz’in azadlı kölelerinden Zeyd Hazretleri’ydi.

Efendimiz, onu, esircilerin elinden satın alıp, azâd ettikten yıllar sonra… Bir gün amcası ile babası çıkageldiler. Oğullarını bulmuşlardı ve alıp götürmek istiyorlardı. Bu talebi arz ettikleri zaman, Efendimiz, gayet mâkûl karşılayıp; “tabii” demelerine rağmen, genç itiraz etti ve “hayır!” dedi, “Benim, anam da babam da Allah’ın Resûlü’dür; beni bu saadetten mahrum edemezsiniz. Sizleri bulduğuma sevindim, ama, sizinle gelemem.”

Ve gitmedi.