Hazret-i Ali’nin şu sözünü bilirsiniz:

-“Nefsin bir kötü alışkanlığını terk etmek Hayber Kalesi’ni fethetmekten daha zordur,” der. Evet, tâ ki insan, insanlığın mânâsını anlayıncaya kadar…

Dostlarım!

Dünyaca meşhur Einstein’i, Albert Einstein’i biliriz değil mi? Zekâsı, buluşları dillere destan olan bu dâhî adamın günlerden bir gün, kapısı çalınmış. İşiyle meşgul bulunan Einstein, kapıya gelenin dilenci olduğunu görmüş ve adamı savmak istemiş. Fakat dilenci inatla kapıyı vurunca; rahatsız olmuş, isteksizce ilgilenmiş… Sormuş:

-Ne var, ne istiyorsun?

Dilenci, onun bu küçümser tavrını farkederek:

-Hiç, demiş… Hiçbir şey istemiyorum; sâdece senin gibi bir bilgine sorulacak sualim vardı. O kadar…

İşin içine “Sual” girince, her “Bilen” insan gibi, Einstein’in da ilgisi artmış, çehresi değişmiş:

-Nedir? Sor bakalım, demiş.

Dilenci:

-Hayır, diye itirâz etmiş, kapı aralığında çözülecek bir problem değil… Senin, çalışma odana gidelim.

Kendisi cins bir kafa olan Einstein, karşısında “Sıra dışı” bir adam bulmanın hazzıyla, dilenciyi içeri almış; çalışma odasına girmişler.

-Ee? demiş, soru nedir?

Dilenci, aynı emredici havasıyla:

-Şu, karatahtaya geçer misiniz? diye, ev sâhibini tahtanın başına gönderip:

-Merak ediyorum, demiş… Şu karatahta kâinat olsa; bu kâinatta bizim yaşadığımız dünyâyı hangi büyüklükle ifâde edebiliriz?

Önce, çok zor bir problemle karşılaşacağını zanneden ve sevinen… Fakat peşinden de hayâl kırıklığına uğrayan Einstein hiç düşünmeden tahtaya dönmüş ve elindeki tebeşirle, oracığa bir nokta kondurup:

-İşte… demiş, kâinata oranla dünyâ, en fazla bu büyüklüktedir. Oldu mu?

Dilenci:

-Hayır! Olmadı… Diye itirâz etmiş: “Sen, şimdi, o dünyâda kendini gösterebilir misin?”

Evet… Einstein, donup kalmış…

O dâhi adam, biraz önce bir noktadan ibâret olarak gösterdiği dünyâda kendi yerini nasıl gösterecek ki? Bu yüzden donup kalmış ve dilenciyi küçümsemiş olmasının cevâbını böylece almış.

 Boşuna dememişler:

“Akıllı sayılmanın işâreti, câhil olduğunu itirâf edebilmektir. Bunu yapamadıktan sonra; sen, o akıl testisini taşa çal!”

Yunus gibi:

“Meydan içinde merdâneler var.” diyerek, dünyâ meydanında nice “Akıl pehlivânlarının” gezip tozduğunu bilen ve aslâ iddiâ sâhibi olmayanlardan, Ken’an Rifai derler bir Dost:

“Başlangıcımız bir damla su… Sonumuz bir damla kan!” diyor ve şöyle sesleniyor:

“Bir nokta idim, kıldı beni kâmet-i yektâ

Giydirirdi Elif’den beni, tâ Yâ’ye o Mevla.”

Bir damla su… Bir minik noktacık iken, bizi boy, pos, endam ve akıl sâhibi kılan; sonra da alfabenin ilk harfinden son harfine kadar, bilgili olmanın anahtarlarını öğretip, ilim elbisesini giydiren… Daha doğrusu; o elbiseyi giyecek uygunluğa eriştiren Rabbimiz’i unutup… Sâhibimiz’i unutup, nasıl gururlanabiliriz?

Verdiklerini, bir anda geri alabileceği ihtimâlinden, nasıl korkup ürpermeyiz? İşte, Allah korkusu; O’nun, bize duyduğu sevgiyi kaybetme korkusu! Cezâdan korkmak değil yâni! Allah, hâşâ öcü müdür ki korkalım?

İnsan, korkacaksa, nefsinden korkmalı.

Evet… İnsan, bir noktadır ama çok şaşırtıcı bir nokta.