Mârifetin Dili

0
42

“Efendiler,

bir kimse, ehl-i mârifetin diliyle konuşmak isterse, söz edebini bilmesi lâzım. İşin inceliklerini yalnız ehline açması îcâb eder. Bir Hak yolcusuna gücünden fazla vâzife verilemez. Ama, ehlinden de söz esirgemek olmaz.

İrfan sâhiplerine mârifet diliyle konuşmak gerek. Günahlarından sâf olanlara ve Hak tecellîye ermişlere de öyle konuşmalı. Muhabbet ehline sevgiden, aşktan; zâhidlere kendi âlemlerinden lâf etmeli.

Bununla berâber, her sınıf için ve her mertebe sâhibi için yerine göre konuşmalı ve akıllarına göre sözün özü söylenmeli.

Allâhu Teâlâ Hazretleri, irfan sâhiplerine her çeşit konuşma yollarını öğretmiştir. Hak ve hakîkat zuhur ettikçe her şey yerini bulur. İrfan sâhibi, ilâhi tecellî karşısında şaşmamalı; o anda, sözcüye gereken, işitenin, dinleyicinin aklına göre hitap etmektir.

Çünkü insanlar, işin dışıyla olur, işin hâkikatini bilmeyi terk ederler. Asıl söylenen sözün maksadını anlamak güçlüğüne katlanmazlar. Âriflerin ince, düşündürücü ve mânâlı sözlerini değerlendirmek zahmetine katlanmazlar.

Onların sözleri lâhutîdir, işâretleri kudsîdir; her anlayışları ezelidir.

Bu sebeple, dinleyici için bir lâmba ve sonsuz bir aydınlatıcı olmalıdır. Ve herşeyi dış cephesiyle değil, biraz da hâl diliyle anlamaya çalışmalıdır. Hâl dilinin, sözden daha çok anlaşıldığını söylerler.

Şunu da diyelim ki, hâlin asıl sâhibini unutup, hâlle kalan hâl âlemine eremez, ve celâl sâhibinden mahcûb kalır.

Acabâ, ârifin dehşetli hâlinden daha zoru olur mu? Hâlinden konuşacak olsa, helâk olur. Sussa, içi yanar. Kalbine bir şey gelse, dili tutulur. Kalbi huzurdan ayrılsa, sözü çoğalır. Zünnûn, (Allah O’na rahmet etsin) “Hiç bir cemaat içinde gafletle konuşulamaz.

Bir şartla olur ki; kalp karanlığına râzı olmak” derdi.

Bâzıları, ârifin sükûtu hikmet, sözü nimettir, dediler. Bâzıları şöyle diyor; mârifet sâhipleri arasında irfandan dem vurmak, mârifete ermek sayılmaz.

Bu böyle olunca, dünyâ ehli yanında konuşmak nasıl olur?

İşte bu sebepten, insanlarla konuştuğum zaman, ilk başta Allah’a çağırdım; ondan sonra konuştum.

Bir kimsede; mârifetin tadı, Allah’ın iyiliğini görme hissi, Allah’ın nîmetine karşı şükür duygusu, Hakk yakınlığı lezzeti, ayrılma korkusu, sohbet birliği, ihlâs, hidâyet yolunu bulmanın çığırı yoksa, onunla mârifet ehlinin diliyle konuşulmaz.

Şâyet konuşmak îcab ederse, gücünün üstünden bir şey demek doğru olmaz. Sonra, ihtiyaç sâhiplerini çevirmek yerinde olmadığı gibi, gaflet ehlini hâliyle bırakmak da doğru olmaz.(….)

Ey ilâhi hikmete sâhip olan zât, tabip gibi ol!

İlâcı yerinde kullan! Nâsihatın faydalı olacağı yerde konuş! Hikmeti, bilgisizlerin önüne serme, sen de onlar gibi câhil olursun. Ehlini bulunca da saklama, sonra zâlim olursun. Öyle, her yerde içini açma, sonra utanırsın.”

AHMED er-RİFÂÎ Hz.