Neler ve Neler-2-Sâmiha Ayverdi

0
60

Ya sen, ya sen ey Rumeli Ağacı! Bir sallayışta Selânik’i, Manastır’ı, Üsküp’ü döküp deviren Koca Rumeli, koca gövde!..

Parti zihniyetinin, vatan dâvâsından üstün tutulduğu, İttihatçı- îtilâfçı kavgasının ateş hattına kadar sızıp söz geçirdiği o fırka boğuşlarını, o komitacı ihtirâsını yüz kızarmadan hatırlamak kaabil mi?

Hattâ ve hattâ bakışlarımızı geriye doğru çevirecek olursak, asırların ardından melûl melûl yüzümüze bakan birleşik haçlı düşmanlıkları karşısında tek başına kalmış bir Osmanlı Devleti ve şahsî îtibar, mevkî ve mesnedleri uğruna işlenmiş îdârî, askerî, ahlâkî, içtimâî târihimizin sahîfelerindeki dağ dağ olmuş hatâları görmek mümkündür.

*

İkinci Sultan Abdülhamid’in idâresine karşı girişilen hürriyet mücâdelesinde bile, vatan evlâtlarının müşterek ideallerini tuzla buz edip parçalayan programsız, ilmî ve idârî bilgiden mahrum, şaşkın olduğu kadar insafsızca ve câhilâne tutumumuzla da bir ideoloji spekülasyonuna düşmüş olan biz değil miyiz?

Öyle ki, memleket dışında kendilerini “kahraman-ı hürriyet” / hürriyet kahramanı zannederek kendi kendilerini vazifelendirmiş jön Türkler, mason localarının elinde kuklaya dönüp, zamansız ve hazırlıksız gayretlerine alkış tutan aydın kütlenin gafleti, bu ilmî, siyâsî ve idârî kifâyeti olmayanlara arka çıkmak hatâsı gene bizim günâhımız değil midir?

*

Ortada Mîzancı Murad Bey denen, civanmert ve gözü sâdece vatana hizmette olan tertemiz bir adam vardı. Amma iyi niyetine rakip kesilen fikir arkadaşlarının siyâsî iştihâları ile öğütülüp un ufak edildi. Böylece de onun mücâdele ve mücâhedeleri hakîkî aksiyonların taslağı olmakla kaldı.

Hemen her Avrupa merkezinde bir neşir vâsıtası, bürokratik kolaylıkları, mâlî imkânları oldu. Fakat müşterek bir siyâsî terbiye, ilmî olgunluk, görgü ve tecrübe ile desteklenmiş sağlam, haysiyetli bir fikir temeli, böylece de ne yapacağını ve ne yapması gerektiğini bilen programlı bir çalışma zemîni olamadı.

İttihatçı olarak İkinci Sultan Abdülhamid idâresine başkaldıranlar, memleket dertlerini ferâgatli bir ilmî teşhis ve tedâvî imkânından mahrum olmalarından dolayı, sâdece onarmakta değil, yıkmakta başarı gösterdiler.

Onun için de işler dâima yarım, dâima tezgâhta kaldı. Hele sırf külâh kapma noktasından harekete geçmiş şantajcılar gürûhu, ağızdan dolma bayat fikirlerle düşe kalka sürüklenen bu hürriyet mücâdelelerinde Sultan Hamid idâresine rahmet okutacak yüz kızartıcı gedikler açtı. Anlaşmazlıkla ayyuka çıktı.

*

Böylece de İttihatçılarla saray arasında aracılık yapmak isteyen ve uzlaştırmak vazifesi ile Saray’dan Avrupa’ya giden haberleri getirip götüren bendegâna bunlar büyük fırsatlar çıkardı ve çevirme hareketinde büyük kolaylıklar sağladı.

Böylece de jöntürk kollarının kararsızlıkları ve menfaat düşkünlükleri, geçimsizlikleri hayli zaman Saray lehine imkânlar sağlamış oldu.

Şâyet bu arada Pâdişah: “Efendiler, benden ne istiyorsunuz?” diye sorabilmiş olsaydı, onlar, uğrunda bin meşakkat çektikleri dâvâlarını formüle edecek bir cevap bulabilecekler miydi?

Saray’ın aracıları günü birinde Trablusgarp sürgünlerini serbest bırakmak vaadi ile Mîzancı Murad Bey’in İstanbul’a gelmesini temin etti.

Ama bu bir zafer idiyse de Dâmad Mahmud Paşa’lar, Sabâhaddin Bey’lerle bir yandan takviye alan kongreler açan jöntürklük, evvelâ komitacı, sonra politikacı, daha sonra da devlet adamı olan alaylı ve masonik bir kalabalıkla târihin şeref ve îman yolunu dikenlerle mecruh eyledi.

Mîzancı Murad Bey’in, Saray’ın dâvetine uyarak Mahmud Celâleddin Paşa’nın peşine düşüp İstanbul’a gelmesiyle, merkezdeki İttihat ve terakkî teşkîlâtının dağıtılması neticelenmiş olmasına rağmen, ileriki zamanların dâhiliye nâzırı olacak Talât Bey, Selânik’e gelerek cemiyeti derleyip toplama yoluna gitmişti.

*

Rütbe, Mevki, Şöhret ve Şeref Kaşıklamaya Alışanlar

Taht devrilmiş, rejim değişmişti. Ama gene siyâsî basiretsizliğimiz, gene Bizanten bürokrasi devlet sofrasında ne ferâgat ne de îman katığı bırakmıştı.

Ne tuhaftır, bir kere o sofrada rütbe, mevki, şöhret ve şeref kaşıklamaya alışanların eli, bir türlü yavana, şatafatsızlığa, mevkîsizliğe, dünyâsızlığa uzanamıyor, ucunda rütbe ve gösteriş olmayan sâde suya tirit bir mücâhedeyi kabul edemiyordu.

Zâten siyâset dünyasının bilançosunu yapan târihin tarafsız dili de, ferâgat ve îman aşkı ile canı oynayan bir avuç insanı dünyâlık, post ve külâh kapmak yolunda yeri göğü birbirine katan ihtiras fırtınaları ile oradan oraya fırlatılır olarak göstermekte değil midir?

*

İşte hürriyet mücâhitleri: “Bir kere pâdişahın tahtını devirelim de…” diye kurtuluşu yalnız bu işin başarılmasına bağlayan zihniyetle tıpkı sarhoşlar gibi, nâra ata ata hayâlî ufuklara kanat çırpar oldular. Ancak hayâllerden hız almış bir uçuşun mestliği içinde ferdâ/yarın diye bir şey yoktu.

Onun için de siyâsî, idârî, iktisâdî meselelerimizi, yarını kurtarmak endişesi ile kimse kimseye: “Çöz!” diyecek hasbî/ karşılık beklemeksizin bir cesâret ve dirâyet gösteremedi.

Gösteremezdi. Zîra, hakîkî bir devletçi zihniyeti ile memleket menfaatine önem verip kendi menfaatlerini arka plâna almak ancak büyük insanlara has kemâl/olgunluk alâmeti idi.

Zâten son asırlar, bize, kütlenin menfaati adına el ele tutuşmuş kimseler vermekte ne kadar cimrileşmişti. Zaman zaman tek tük kurtarıcı seslerini yükseltip, başlarını kaldıracak kimseler çıksa da sarsılan ahlâk, piçleşen irfan ve târihî örf ve âdetlerimizi el birliği ile bir işâret ateşi gibi karanlıkları yırtmak isteyen bu rehberi eziyor, tepeliyor, sömürüyordu.

İşte İbrâhim Müteferrika vak’asına, işte Alemdar fâciasına siyâsî hatâlar demek mümkün mü? Zîra asırlar boyunca ne zaman zarar gördükse, siyâset hatâlarımızdan ziyâde içtimâî bozukluklarımız yüzünden gördüğümüzü söylemek yanlış mı olur?

Sâmiha Ayverdi

(1)Câhiliye devrinden kalma bir Arap halk hikâyesi.
(2)Bezm: İçkili, eğlenceli yiyip içme ve sohbet meclisi.