Türk Kedisi-2

0
66

Nefessiz kalan hayvanın ağzından bir hırıltı çıktı, ayakları gerildi, burnunu havaya dikti, ümitsiz bir şekilde ağzını açtı ve öyle kaldı.

Aynı anda, hepimiz birden iskemlelerimizi iterek kalktık ve hayvanın etrâfında halka olduk. Hayvan, gittikçe feri sönen gözleriyle teker teker gözlerimize bakıyordu… İmdat istiyor gibiydi.

Ben, sevk-i tabiî ile/ elimde olmaksızın, geminin doktoruna dönerek:

-Doktor, dedim, hayvana bir şey yapamaz mıyız?

-Belki de yaparız!… Neden olmasın?

Doktorumuz yaşlı, görmüş geçirmiş bir adamdı. Bir kolonimizde, büyük bir savaş gibi dehşet salan bir salgın sırasında, kahramanca çalışmasıyla tanınıyordu.

Bu çalışması sonunda bir şerit, bir rozet ve sonsuz bir iyi kalplilik kazanmıştı ki, bundan sâdece insanlar değil, hayvanlar da faydalanıyordu.

Bu arada masanın bir kenarını boşaltmış, dört kişi dört ayağından tutarak hayvanı oraya yatırmıştık. Şimdi hayvan sırt üstüydü.

Dört el, dört ayağı tutuyordu. Çeneleri de diğer arkadaşlar tarafından iyice açılmış, sıkı sıkı tutuluyordu.

Doktor, üstüne eğilmiş, hayvanın hafif kan sızan ağzını muâyene ediyordu. Kısa bir süre sonra doğrularak:

-Kılçık, dedi, tamamen mukozanın içine girmiş. Bu durumda tutup çekmeye imkân yok…Bisturi lâzım!

İçimizden biri kediye acıdı:

-Zavallı hayvan!

Doktor:

-Merak etmeyin, kurtulur, dedi, bir bisturi darbesinin hiçbir zararı olmaz. Ben gerekeni yaparım. Yalnız çok sıkı tutun. Hiç kıpırdamasın.

Bütün iş altı sâniye sürdü. Tekir kedinin ayaklarından birini ben tutuyordum. Çeliğin kesmesinin sebep olduğu titremeyi bütün avucumda ve parmaklarımda hissettim. Hayvan miyavlayamıyor, sâdece bir hırıltı çıkarıyordu.

Bir sâniye sonra her şey bitmiş, kılçık çıkarılmıştı. Operatör:

-Dikkat edin, dedi. Ben haydi deyince, hep birden bırakın. Yoksa pençesine düşenin vay hâline… Bırakır bırakmaz da geriye sıçrayın… Dikkat! Bir, iki, üç… Haydi!

Bütün eller bir anda hayvanı bıraktı ve hepimiz birden geriledik. Ama, boşuna telâş; Kedi, yavaşça yan döndü, sonra ağır ağır doğruldu. Hiç de kızgın görünmüyordu. İçimizden biri:

-Kimseye bir şey yapacağı yok, dedi… Vaziyeti anlamışa benzer.

Elbette anlamıştı. Hem çok iyi anlamıştı. Öyle ki, bir çeyrek dakika sonra, ağır ağır, hayretler içindeki doktora doğru yürüdü ve güzel yeşil gözleriyle ona bakarak, arka arkaya ellerini yalamaya başladı.

Bu, bir Türk kedisiydi.