Elif

0
264

Kaabiliyeti mahduttu ama arzusu sonsuzdu.

Sevmek, bilerek tanıyarak sevmek istedi.

Sevmek, severek yükselmek istedi.

Sevmek, sevdiğini içinde hissetmek istedi.

“Allahım” dedi. Defâlarca bu, şiirlerin en ilâhîsi olan kelimeyi tekrar etti. Ama ihâtâ edemedi. Zîra kabiliyeti mahduttu.

Hecelerini ayrı ayrı içmeyi denedi. Bu kadar sür’at de fazla idi.

O yolda, muazzam uçurumlardan, sarp kayalardan atlayıp uçsuz zirveye bu sür’atle de tırmanamazdı.

Kabiliyeti mahduttu ama arzusu sonsuzdu.

“Önce Elif’i tanımalıyım” dedi.

“Önce Elif’i tanıyalım” dedi.

Dediler ki:

“Hattatlar en çok O’nun üzerinde uğraşırlar.”

Koştu hattatlara gitti. Meşgûldüler. Elif üzerinde çalışıyorlardı.

O da Elif’in önünde eğildi.

Dal’dı, servirevandı Elif.

Bâzen yalnız, bâzen berâberdi Elif.

Yalnızken tığ gibi başı göklerdeydi.

Bir harfe takılınca onu öyle bir yukarı çekişi vardı ki…

O harfi de yükseltmekteydi.

Alfabeyi açtı, bütün harflerin başındaydı Elif.

Dimdik, dosdoğruydu Elif.

Zarifti, şıktı, ışıktı elif.

Gökten bir inişti, hayır göğe yerden bir yükselişti Elif.

Gözüne Elif’ten bir perde çekti.

İnsanlara baktı, Elif’e ne kadar benziyorlardı.

İnceldikçe, güzelleştikçe Elifleşiyorlardı.

“İnsanların olduğu yerde Elif de varmış” dedi.

Elif’siz yerleri merâk etti. İnsansız yerler aradı. Mezarlıkları hatırladı. En büyük mezarlığı ziyâret etti.

Gözünde, gönlünde âbideleşen Elif’i, Elif gibilerin toprak altında kalışını seyrederek biraz olsun unutmak istedi.

Olmadı. Zîra ona artık hidâyet kapıları açılmıştı. Baktı ki her mezar taşı bir Elif.

Toprak altından fışkıran incecik taşlar, gittikçe genişleyerek göğe doğru duâ gibi uzanıyorlar.

Taş taş Elif’ler ordulaşıyorlardı.

Elif vücutların toprağa verdiği kuvvetten serviler yükseliyor; o ağaçlar da sağa sola dal budak salamadan göğe ulaşmaya çalışıyorlardı.

Orada da taşlar ve ağaçlar Allah’a doğru uzanıyor,”Allah” diyemiyorlardı ama “Elif, Elif” diye Allah’ı hatırlatıyorlardı.

Sonsuz arzu, mahdut kabiliyeti yavaş yavaş eritti.

Uçurumlarla, sarp kayalıklarla dolu, aşılmaz, geçilmez yol, yavaş yavaş düzeldi, dümdüz, dosdoğru oldu.

Işıklandı, nurlandı,

Pırıl pırıl oldu.

Yol, Elif oldu.

Erdoğan Cemil OKÇU (Türkyurdu, Nisan 1959, Sayı: 274)

Orada da taşlar ve ağaçlar Allah’a doğru uzanıyor,”Allah” diyemiyorlardı ama “Elif, Elif” diye Allah’ı hatırlatıyorlardı.