Bu memleket, dünyânın beklemediği, aslâ ümîd etmediği bir müstesnâ varlığın yüksek tecellîsine yüksek sahne oldu.
Bu sahne, 7 bin senelik bir Türk beşiğidir..

Beşik, tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı; o çocuk tabiatın şimşeklerinden yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı; onların oğlu oldu.
Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu.
Türk, budur: YILDIRIMDIR, KASIRGADIR, DÜNYÂYI AYDINLATAN GÜNEŞTİR.

*(Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.)
Ey Türk Milleti! Sen yalnız kahramanlık ve cengâverlikte değil,fikirde ve medeniyette de insanlığın şerefisin. Târih, kurduğun medeniyetlerin iftiharlarıyla doludur. Varlığına kasteden siyasî ve sosyal faktörler birkaç asırdır yolunu kesmiş, yürüyüşünü ağırlaştırmış olsa da, on bin yıllık kültür mirâsı, rûhunda bozulmamış ve tükenmez bir kudret hâlinde yaşıyor. Hâfızasında binlerce ve binlerce yılın hâtırasını taşıyan târih ; medeniyet safında lâyık olduğun mevkîi sana parmağıyla gösteriyor.. Oraya yürü ve yüksel! Bu, senin için hem bir hak, hem de bir vazîfedir!
Türk Milleti’nin târihi şimdiye kadar sanıldığı gibi yalnız Osmanlı târihinden ibâret değildir. Türk’ün târihi çok daha eskidir ve temasta bulunduğu milletlerin medeniyetleri üzerine tesir etmiştir.

