Bulgaristan’da Türklere Karşı Asimilasyonun Başlangıcı: 24 Ağustos 1984

1984-85 kışının çok ağır geçmesi ve tüm yerleşim birimlerinin dışarı ile bağlantılarının kesilmesini sağlamış; Türk bölgeleri, yabancılara kapatılmış ve mühürlenmişti. Daha sonra asker ve milisler, Türk bölgelerine girerek zorla ad değiştirmeyi başlatmışlar, kabul etmeyenler veya karşı gelenler ise, katliamlara maruz bırakılmıştır.

1985 Martına kadar 3.5 ay içinde katledilen Türk sayısı 800-2500 arasında olmuştur. Bu kanlı ad değiştirme operasyonu, önce Güney Bulgaristan’da başlatılmış, Kasım-Aralık 1984 döneminde bu bölgede yasayan yarım milyon civarında Türk’ün adları değiştirilmiştir.

Aralık 1984’teki çok hızlı isim değiştirme operasyonu üzerine Türkiye’nin tepkisi en yetkili makam Cumhurbaşkanı tarafından Ocak 85’te Bulgar Cumhurbaşkan’ına gönderilen bir mesajla dile getirildi ve konuya bir çözüm bulunması önerildi. Ancak buna cevap alınamadığı gibi kuzey bölgelerdeki kanlı operasyonlar da tankların desteği ile Şubatta tamamlandı.

Aslında bu kanlı olaylar, yüz yıldır oynanan ve Bulgaristan’da başka milletlere hayat hakkı tanımayan Bulgar oyununun son sahnesiydi. Daha önce eğitim müfredatları ve Türkçe eğitim yasaklanmış, Türkler sürekli Türkiye’ye göçe zorlanmış ve resmi teşviklerle ad değiştirmeye zorlanmış ama yine Türk varlığı ortadan kaldırılamamıştı Bu durum, kanlı da olsa sonuçlandırılmalı ve kapatılmalıydı.

1960’dan itibaren Bulgaristan’daki Türkler, Müslümanlaşmış Bulgarlar seklinde tarih saptırılarak inkar edilmeye çalışılıyordu. Ad değiştirme işlemi, Türkler arasında büyük bir tepki ile karşılanmış ve Jivkov yönetimini şaşırtmıştır. Aslında bu durum, Sovyetlerin izni ve oluru olmaksızın mümkün değildi ve hatta Bulgaristan, Sovyetler tarafından bir deney laboratuarı olarak kullanılmıştır.

O dönemde 4 milyon dolayında olduğu tahmin edilen Bulgaristan Türkleri, kendilerine uygulanan her türlü baskı ve yok etme plânlarına rağmen milli kültür ve benliklerini korumaya çalışmışlardır.

Türk basını ve kamuoyu soydaşlarımıza sahip çıktı. Büyük kentler ve üniversite-lerde düzenlenen çeşitli toplantılarla Bulgarlar protesto edildi ve kınandı. Ankara Üniversitesi Senatosunun yayınladığı 8 Şubat 1985 tarihli bildiri ile Bulgaristan Türklerine karşı yapılan zulüm, baskı ve soykırım sert bir dille kınanmıştır. Daha sonra bunu Üniversiteler arası Kurulun ve diğer üniversitelerin benzer bildirileri izlemiştir.

19 Şubat 1985’te KKTC Kurucu Meclisi, Bulgaristan Türklerine uygulanan terör ve baskı politikasını kınamıştır. Ocak ve Şubat aylarında bazı hükümet yetkilileri konuyla ilgili, basına çeşitli demeçler verdiler. Daha sonra Şubat ortasından itibaren Başbakan Özal, soruna görüşme-ler yoluyla barışçı bir çözüm önerdi.

Yine aynı kapsamda; Milli Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu Sofya’da yapılan bir BM toplantısında Bulgarların ayıbını yüzlerine vurmuş, Başbakan Özal, BM’lerin 40. kuruluş yıldönümü münasebeti ile genel kurulda yaptığı konuşmada Bulgarları kınamıştır. Aynı dönemde o zamanın TBMM üyesi Tekirdağ Milletvekili şimdiki Balkan Türkleri Dayanışma ve Kültür Derneği Genel Başkanımız A. Rıfkı Atasever, Avrupa Parlamentosu’nda ve Avrupa Konseyi’nde Bulgaristan’ın uyguladığı insanlık dışı uygulamaları Avrupa organlarında anlatmış ve Avrupa kamuoynunun desteğini almayı başarmıştır..

Ayrıca San Fransisco’da yapılan NATO Genel Kurul toplantısında da bu insanlık dışı muamele-ler kınanmıştır 22 Şubatta Bulgaristan’a bir nota veren Türkiye, “geniş kapsamlı bir göç anlaşması da dahil olmak üzere sorunların görüşmeler yoluyla çözülmesini” önerdi. Bu notaya 28 Şubatta karşılık veren Bulgaristan, Türk teklifini reddetmiştir. Müteakip günlerde iki ülke arasında karşılıklı bir nota düellosu başladı ve 24 Ağustosa gelindiğinde Türkiye 4. notasını vermişti. 

Asimilasyon ve Soykırımın Başlangıcına Tanık Olan Durhan Hatipoğlu Anlatıyor:
“Tanrı bile Bulgar soyundandır!”

Avluya polis arabaları giriyor ve bu arabalardan bölük bölük ölü ve yaralı Türkler indiriliyordu. İndirilen ölü ve yaralılar yerlere atılıyor, bu soğuk havada üzerleri naylonla bile örtülmüyordu.

25 Aralık 1984 sabahı Kırcaali’nin merkezindeki bir yolcu vapurunu andıran Parti Evi’nin önündeki meydana takviye milis güçlerinin konuçlandırılması yapıldı. Onlarca otobüs ve taşıt araçlarıyle meydana indirilen milis ve kızıl bareli askerler şehrin cadde ve sokaklarında hemen mevzilendirildiler. Şehirde oturan Bulgar nüfusuna da gizlice el altından silahlar dağıtılıyordu.

Bu ilân edilmemiş bir sıkı yönetimdi. Mahalle ve sitelerde tertiplenen gizli toplantılarda başlatılan bu iğrenç harekâtın milli güvenlik açısından Bulgaristan için ne kadar çok önem taşıdığı vurgulanıyor, Türk nüfusunun hızla artmasından duyulan endişe dile getiriliyor; Bulgaristan için tehlike çanları çalınması gerektiğini söylüyorlardı.

Bu gizli toplantılardan Türkler, pek tabi ki, gizli tutuluyor, toplantılard alınan kararlar hususunda bizlere hiçbir bir bilgi sızdırılmıyordu. Ben, istemeyerek, yanlışlıkla bu toplantılardan bir tanesine girdim.

Oturduğum blokta yapılan bu toplantıyı avludaşlarımızın yönetim kurulu toplantısı zannetmiştim. Yanılmışım, daha girer girmez, kürsüde konuşan hemen konuşmasını kesti, görevlilerden biri, kimi aradığımı sorunca, yanlış yere girdiğimi farkettim ve özür dileyip çıktım.

Toplantıyla bu kısa temas sırasında fakat, Türkler aleyhine bir kaç söz ve ifade istemiyerek de olsa kulağıma geldi. “herkes bulduğu site ve mahalledeki kapı komşusunu gözetim altına alsın”, “Türk komşuların tutum ve davranışları hususunda malûmat ve-rilsin” ve buna benzer sözler söylüyorlardı…

Bu gizli toplantılardan sonra, kızıl bereli polis güçleriyle yanyana, şehirde yıllardır hırsız ve yankesici olarak tanınan serseri Batı Trakya Bulgarları da devriye gezmeye, el ve omuzlarındaki kalaşnikov’larla sağa sola sarkıntılık yapmaya başladılar.

Devrimden önceki faşist Bulgar kalıntılarıyle işbirliği yapan yeni Bulgar sosyal faşistler, bu fırsattan yararlanarak kahve ve lokantalara giriyor, keyif için Türk dövüyorlardı. Bu olaylardan bir tanesini Spor Akademisinde okuyan oğlum anlattı. Gördükleri ve işittiklerinden duyduğu korku ve dehşet yüzünden okunuyordu.

Oğlum Ertan üç-dört arkadaşıyle birlikte benim çalıştığım tiyatronun lokantasına yemeğe gitmişler. Tam yemek ısmarladıkları bir sırada içeriye yüksek rütbeli bir subayla beş-altı sivil girmiş. Sivillerden biri girer girmez bağırmış:

– Bulgar kardeşler, mutluluk günümüz gelmiştir. Tanrı bile Bulgar soyundandır, bizimledir! Hey, gaydacı, ne duruyorsun, şişir bir horo bakayım!
Gaydacı hemen bir horo çalmış. Lokantadaki tüm Bulgarlar masaların arasında horo oynamaya başlamışlar. Kimi Türklere karşı devrimci şiirler okuyor; hep bir ağızdan, “Boyat nastana” marşını söylüyor, Türk ve Türkiye aleyhtarı sloganlar atıyorlarmış. Serserilerdn biri iki cebinden iki tabanca çıkararak:

– “Var mı burada Türk, gösterin hemen geberteyim!” diye bağırmaya başlamış.
Oğlum ve arkadaşları bu durum karşısında yemeklerini yemeden lokantanın tiyatroya açılan kapısından kaçarak kurtulmuşlar.

Şehrin sokak ve caddelerinde devriye gezen milislerin ve sivil görevlilerin sayısı her geçen gün artıyor, safları sıklaştırılıyordu. Bu yılbaşı arifesinde cadde ve sokaklardaki vitrinlerin buncasına Noel Baba ve çıngıraklarla süslenmesinin ardında ne gibi çirkin emellerin yattığını farketmemek artık olanaksızdı. şehrin merkezindeki onaltı katlı Arpezos otelinin bütün katları hınca hınç sivil Bulgar v Rus ajanlarıyla doluydu.

Sokaklarda vızır vızır dolaşan turist görünümündeki rusların, KGB ajanları olmadıklarını kanıtlamak için, en azından taşıdıkları cep silâhlarını saklamak veya yasaklamak gerekirdi. şehir içinde dolaşan yabancıların her yere böylesine kolayca girip çıktıklarını görmüşlüğümüz yoktu. Demek ki, “slav kardeşler” bu işi birlikte yürüteceklerdi.

28 Aralık 1984 sabahı Parti Sancak Komitesi’nden emir geldi: İkinci bir emre kadar Tiyotro’nun bütün şehir dışı temsil ve turneleri yasaklanmıştı. Mestanlı, Çorbacılar, Cebel, Kirli taraflarından acı haberler gelmeye başladı. İldeki soykırım bu bölgelerde başlatılınca halkın tepkisi sert olmuş, bu yüzden bütün bu ilçelere ordu birlikleri sevkedilerek halkı yatıştırmak için il sınırları içinde sıkıyönetim ilân edilmişti.

Temsil ve turne yasağı sözlü olarak iletildiği için, emri iletenin ses tonundan durumun çok vahim olduğun anladım. Ancak tam nedenini telefonu kapatıp penceremden caddeye doğru baktığım zaman anladım. Cadde asker ve panzerlerle kuşatılmıştı.
Tekrar ahizeyi kavrayıp evdeki durumu anlamak için evimin numarasını çevirdim. Bu anda şehirdeki bütün hatları kesilmişti. Saate baktım, onikiye onbeş kala gösteriyordu. Hemen paltomu alıp sokağa fırladım.

Koşarcasına eve doğru yürümeye başladım. Sokak ve caddelerde insandan geçilmiyordu. şehrin tüm ana caddeleri tank ve panzerlerle kapatılmış, trafik durdurulmuş; sokakların her iki tarafındaki kaldırımlarda beşer onar adım arayla kızıl bereliler her an müdaheleye hazır bir vaziytte üçer üçer devriye geziyor, üçer beşer toplanmaya çalışan Türkleri dağıtmaya çalışıyor, dağılmak istemeyenleri dipçikle vuruyorlardı.

Tam Belediyenin ordan geçiyordum, baktım, beş tane kızıl bareli bir Türk gencinin üzerine atmaca gibi atlayarak, bir vuruşta yere düşürdüler. Gencin kafasından oluk gibi kan akıyordu.

Sonra da bir kamyonete attılar, alıp götürdüler. Bu görüntü karşısında tüylerim diken diken oldu. Bağırıp çağırmamak için dudaklarımı ısırdım. Bloğa girip kocaman adımlarla nefes nefese merdivenleri çıktım ve evime kapandım.

Odalar dar geliyor, içim içime sığmıyordu. Balkona koştum. Bulunduğum altıncı katın mutfak balkonundan karşıdaki gözlemlediğim Emniyet Müdürlüğü’nün avlusu çok net görünüyordu.

Oradan gözlemlediğim manzara daha da korkunç ve ürperticiydi: Avluya polis arabaları giriyor ve bu arabalardan bölük bölük ölü ve yaralı Türkler indiriliyordu. İndirilen ölü ve yaralılar yerlere atılıyor, bu soğuk havada üzerleri naylonla bile örtülmüyordu.

Bu iğrenç görüntüleri daha fazla seyretmemek için ellerimle gözlerimi kapattım. “imdat ya Rabbim, imdat!” diye yalvarmaya başladım. Artık işe gidip çalışacak bir halim yoktu. şehrin sokak ve caddelerindeki görünüm, zaman zaman duyulan silâh sesleri yaşamı adeta bir cehenneme dönüştürmüştü. O anda istemeyerek dudaklarımdan büyük şairin şu dizeleri döküldü:

“Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
Halkın da bükülmez kol, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten ne kadar nûru kararsa,
Sönmez, ebedi her gecenin gündüzü vardır…”


MESTANLI MEYDANI

Şimşekler çakıyordu gökyüzünde
Kırık aynalarca parçalandı bulutlar.
Bulutlar dolu yüklü,
Bulutlar kara.
Söğütlü vadisinde esnemekteydi gece,
Gece gebeydi korkunç ve endişeli sabahlara.

Yıl 1984
Oynanmaktaydı
Galleş ve sinsi bir oyunun son perdesi.
Var olabilmek bir mucizeydi, zordu.
Ve insanlarımızdan çiğnemiş onurlar ikliminde
Mezarlıklara gidip taşları kırdırılmış mezarlarda yatan atalarına eğilip uydurulmuş yeni kimliklerini duyurmak isteniyordu

Aklının ucundan bile geçirme bunu kaptan
Unutmalısın gayri bu hevesi
Önce fısıltılı bir haykırıştı – ürkek
Şimdi birden devleşiverdi bakkardeşlerimin sesi

Ve bir sabah terk edip geceledikleri dağ başlarını
Ve yüreklerine akıtarak göz yaşlarını bebeklerini gömdüler
Soğuktan donan bebeklerini…

Sonra suçludan yana çevirip gözlerini yürüdüler
Yürüdüler karşısında dimdik durmaya
Yürüdüler çilelerinin hesabını sormaya

Üç nehir teknesinden taşıverdi
Üç koldan üç nehir harıl- harıl dolduracaktı sokakları
Ve çıplak ayaklarıyla çiğneyip karı
Mehmetler , Aliler , Ayşeler ve Zeynepler
Küme- küme , birer-birer
Köy yollarını geçtiler
Dağ bellerini aştılar –
Karşılaştılar.

Yalın kılıçlar gibi yalın
Dağlar gibi mağrur ve bomboştu elleri.
Yumruklarından başka bir şey yoktu üzerlerinde
Ve bir başka çarptı o gün
Yıllardır şevkate muhtaç ve sevgilere aç bırakılan yürekleri

Moskovanın uşağı öğrenmişti rolünü fakat,
Çok kurnazdı , iyi bilirdi işini,
Sırıtarakl seyrediyordu o gün keyifle balkonundan
Tankların bebek arabalarını hunharca ezişini…

Ve Mestanlı meydanından
Binlerce Rodoplunun ağzından
Bir ses yükseldi
Kılıçlar gibi keskin
Seller gibi gür bir ses
“Bunların yanına kalacağını zannetme sakın
Bak uzaklarda göz kırpıyor bize gelecek
Temerküz kamplarıyla kuşatsan da bu yurdu
Doğup öleceğiz , ölüp doğacağız
Çilemizin hesabını görünceye dek…”

27 Aralık 1984 – Kırcali / Süleyman Yusuf Adalı