Mesnevi Terbiyecisi ve İnsanlık Alemi 1

0
280

Mesnevi Terbiyecisi ve İnsanlık Alemi

İnsanlık âlemine Hakk’ın bir tebessümü olan Hazret-i Mevlânâ, terbiyecilik ve öğre­ticilik şevkini, aşk, şiir ve san’at hazîneleri­ni, çeşitli yollardan ve çeşitli eserler ile be­şeriyete sunmuş ilâhî bir rahmettir.

Didaktik kabul edilmiş olmasına rağmen bir fikir ve rûh lirizminin apaçık beyânı olan muhteşem Mesnevi’si ile felsefe ve îmanı ku­ru nazariyeler olmaktan çıkarıp hayâta mâl etmiş, böylece de yaratıcı ve aksiyoncu bir hüviyet bahşettiği tefekkürüne can vermiştir. Fakat insan psikolojisini çok iyi bilen Mev­lânâ, îmânı ve felsefesini hayatla aynîleştirirken, bu şâhâne zihin ve vicdan bereketinin başına güzel sanatların tacını giydirmesini de bilmiştir.

İşte o zaman ne olmuştur? Saz, söz ve raks el ele vererek, îman heyecanlan ve dolayısiyle ibâdeti bir extaze, bir ilâhî vecd ve istiğrak durağına yükselmiştir. Bu suretle de Âdemoğlunun muhtelif frekanstaki dağı­nık enerjisi, tek ve birleşik bir kudret kay­nağı hâlinde toplanıp kuvvetlenerek, insanla Allah arasındaki engelleri yıkan büyük ve ilâhî heyecanın tâ kendisi olmuştur.

Bu tevhidci şevk ve heyecanın cemiyete kazandırdığı Salâhaddîn Zerkûbî ve Hüsa­mettin Çelebi gibi kendi devrinin isimlerin­den başlayarak, gide gide Şeyh Gâlip’te şi­ir, Hammâmîzâde’de mûsikî olan da hep ay­nı toplu heyecan, aynı birleşik îmândır ki dalgalarını günümüze kadar uzatmaktan hâlî sayılamaz.

Raksı ibâdet kisvesi içine sokan Mevlâ­nâ Celâleddîn-i Rûmî, onu şiirin ve mûsi­kînin de katıldığı ve adına semâ dediği öyle bir olgunluğa yükseltmiştir ki, asırlar boyu mevlevîhâneler, bu söz, saz ve hareketin mu­cizeli işbirliği ile cemiyet ruhunun karanlık­larını yarıp insanoğluna tefekkür ve îmânın kapılarını açmıştır.

Bu suretle de aşk ve şevk aşısı almış pasif, durgun ve battal topluluk­lardan, bu ham ve dağınık materyalden, uya­nık, cevval ve bilhassa müşterek gayeye bağlı idealist ve birleşik irfan merkezleri meydana gelmiştir. İşte bu zaferden ötürüdür ki, te’sir ve nüfuzu asırların üstünden aşan O veliye, bir mücâhidkahraman demek yerinde olur.

Ama Mevlânâ’ya, yalnız bir mütefekkir terbiyeci, bir san’atkâr ve hattâ kahraman gö­zü ile bakmak da kâfi değildir. Zîrâ, aynı zamanda bir medeniyet kurucusudur, öyle ki topsuz tüfenksiz, kansız, kılıçsız giriştiği irfan savaşı ile gelecek zamanları fethederek, kurduğu medeniyeti bu gök kubbe altında abideleştirmiş büyük dehâdır.

Bir rûh mîmârı, bir san’at ve fikir ya­pıcısı, bir medeniyet inşâcısı olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi, XIII. asır Anadolu’su­nun huzursuz haritasını bir tarla sürer gibi kazmış, bellemiş, ekmiş, böylece de gelecek zamanların manevî ve medenî zahiresini ha­zırlamıştır.

Öyle ki iktisadî krizler, askerî ve siyâsî hezimetlerle temelleri sallanan ce­miyeti, tıpkı bozuk ve çürümüş bir malzeme gibi ele alarak, ondan yepyeni, taze ve sağ­lam bir terkip meydâna getirmek hünerini göstermiştir. Ümîdi ve dayanağı kaybolmuş topluluklara ilâhî heyecanın, saf îmânın, rab­bani aşkın kapılarını açarak, onu bir rûh hijyenine götürmek, değme kahramanın başa­racağı bir cihad değildir.

Şu da dikkat edilecek bir keyfiyettir ki, büyük velî, kütleleri terbiye ve istikâmetlendirmekte asla zorlama ve sun’i bir metod kullanmamıştır. Bilâkis, onun, terbiyeciliği, tamamiyle insan tabiatına uygun bir anlayı­şın mahsûlüdür. Doğrudan doğruya insanoğ­lunun benliğine el uzatmış, azgın, mütecaviz ve yıkıcı enerjiyi alarak bunları aşk ve îman haddesinden geçirip hikmet, irfan ve fazilet hâline gelmesini sağlamıştır.

Anadolu’nun Türkleşmesi ile başlayan îman hayatı, daha o zaman müesseseleşerek tekke ve zâviyelerin disiplini içine alınmış bulunuyordu. İçtimâî hayatın hem kurucusu hem koruyucusu olan bu merkezlerin faaliyeti netîcesi olarak da tasavvuf felsefesi, devlet ve millete şâmil aktif ve yaygın formunu bulmuş, netice îtibâri ile de içtimâî düzenin esaslarını kurmuştu.

Devletin kuruluş ve yükseliş devirlerinde tekke ve zâviye demek, vazife şuûru ile zinde ve mes’ûliyetlerini idrâk etmiş toplulukların müşterek bir idealde elele ve baş başa verdikleri tasfiye ve terbiye ocakları demekti. Gerçi Mevlânâ’nın bir tekkesi yoktu. Fakat asırlardır cemiyette yer almış ve söz sâhibi olmuş bu ocakların teâmül ve prensiplerinden de zerrece uzak değildi.

İşte Mevlânâ da asırların ardından süzülüp gelen aynı tasavvuf geleneğinin kubbesi altında çerağını uyandırdı ve yüceden yüce insanlar yetiştiren aynı sisteme bağlı olarak, meş’alesinin aydınlığını o günden bugüne kadar getirdi.

Şu da büyük velînin lehine kaydolacak bir gerçektir ki cümle Âleme ilim, hikmet, aşk ve irfan sebîli açarken, aslâ bir Hallâc-ı Mansur edâsı içinde kalmamıştır. Şüphe yok ki Mansur, Enel-Hak derken samîmî ve mâsumdu.

Fakat Mevlânâ, yarı yolun îcâbı olan bu devrenin adamı olarak kalmamış, çok ileri geçerek muhteşem bir kulluk ve fânîlik tevâzuu içinde, kendini insanlarla bir hizâda tutmuştur. Onun için de yalnız bir ömür değil, yedi yüz yıldır irşad kürsüsünden inmemiş olmasına ve sesini bütün dünyâya dinletmekde devam etmesine şaşmamalıdır.

Sâmiha AYVERDİ