Beyaz At-1

0
45

Sâmiha AYVERDİ, Ne İdik Ne Olduk

Belki elli, belki yüz sene sonra târih, İkinci Cihan Harbi’ni de diğerleri gibi, teşrih/ameliyat masasına yatırıp her yanından alev fışkıran bu semender huylu ejderhaya vücut vermiş sebepleri arayıp beşeriyetin gözü önüne serecektir.

Ne ki, târihi yazan el, toprağı, ırzı, nâmûsu, îmânı ve istiklâli uğruna açılan cihatlarla, zümre ve şahıs menfaatlerinin, kinlerin ve türlü hayvânî ihtirasların birikmiş olduğu bir tortuyu karıştırırken “Ben, ben…” demekten kurtulamamış insan oğlunun, iktidar hırsı buyruk ve saltanat şehveti uğruna göze aldığı vahşet ve gaddarlıklarını, o ırz ve îman uğruna girişilmiş ulvî cihatlardan ayırabilecek mi?

Hamuruna yalan, yapmacık ve riyânın bol bol karıştığı siyâsî güç, sırasında târih yazan kaleme bile diş geçirip istediğini söylettiği, istemediğini gizlettiği az mı görülmüştür?

Ednâ ve süflî siperler arkasında gerçeklerin yüzünü saklamaya alışmış ikiyüzlü kalemlere, insan rûhunun cîfeliğini yakalayıp parmak bastırmak ne de güç…

Hele, gerçek mârifeti “Vurdular, kırdılar, yaktılar, yıktılar… Şu kadar ölü, bu kadar yaralı” demekten ibâret sayanlar için, bu ne müşkül, hattâ ne muhâl.

Fertlerin ve cemiyetlerin düşman olarak sâdece karşılarındakini görüp, kılına hatâ getirmekten çekindikleri kendi nefisleri düşmanını hiç mi hiç görmemeleri ise ne hazin.

Başlangıcı bir damla su, âkıbeti ise bir leş olan Âdemzâdenin “ben” demekten kurtulması, eteklerine takılan benlik dikenlerini ayıklamasına bağlı…demek yanlış mı olur?

Bu kurtuluş ve bu hürriyete kavuşmaklık ise, ancak dünyâyı da ukbâyı da bir pula satmış kemâl erbabının, o mânâ dünyasının zirvelerinde dolaşanların kârı olsa gerek.

*

Târih gene kalemini yontuyor ve dökülen insan kanına batırarak bir şeyler yazmaya hazırlanıyordu.

1944 senesinin yazı da güzü de bitmiş, lâkin İkinci Cihan Harbi bitmemiş, kış ise, kaşlarını çatarak hışımla gelivermişti.

Bir mevsim evvel kırlarda bayırlarda ellerini kollarını sallayarak dolaşanlar, artık sıcak odaların dört duvarı arasına çekilmiş bulunuyorlardı.

Beş yıldır dünyâyı saran kan ve ateş, yeryüzüne kıtlığın fermânını getirmiş, aç ve çıplak kalabalıklar bir lokma ekmeğin ardı sıra koşar olmuşlardı. Gerçi savaş Türk topraklarına fiilen adımını atmamışsa da, barışın alışılagelmiş nîmetlerini, ülkeden alıp götürmekten de geri kalmamıştı…

Yıllardır genç, ihtiyar, çoluk çocuk yarı aç, yarı tok yaşama mücâdelesi içinde bulunuyordu. Ülkede ne yiyecek ekmek, ne giyecek çul vardı. Kıt’adan kıt’aya kol atarak bu gözü dönmüş dünyâ ortasında ise Türk coğrafyası, sanki sularla çevrili bir adacık gibi, yapyalnız bulunuyordu.

Amma asıl kötü olan, bu ıssız adadakilerin ellerinden alınan millî değerlerinin yokluğu, açlığı ve acılığı ile kıvranmaları idi. Öyle ki, yer çekiminden kurtulup fezâ boşluklarına düşerek kaybolmuş cisimler misâli, Türk milletinin bağrından sökülerek, görünmezliklere atılan bu değerlerden mahrumiyet ıztırâbı, kütleleri, o mânevî yalnızlık ve yoksulluk çilesinin girdabına atmış bulunuyordu.

İnsan oğlu, karnı aç, sırtı çıplak olsa da dayanabilirdi. Ama ona, bedenî ve cismânî ihtiyaçlarından yoksun olmaktan çok fazla, rûhî ve derûnî nafakasından kesilmiş ve iç âleminin çırılçıplak bırakılmış olması daha güç ve elîm idi.

Kendini de, vatanını da, vatandaşını da tanımayan iktidar sarhoşları, giriştikleri târih, dil, din ve topyekûn hikmet ve irfan kıyımının hem mesûlü, hem de Türk’ün haysiyet ve gurûruna yakışmayan kıymetler buhrânının, dolayısıyla da ahlâk sefâletinin mesûlü idiler. Farkında olsalar da, olmasalar da bu buydu.

Bu yüzden de mânâ keşkülü boş kalmış, Türk oğlundan artık ne târihî civanmertliği, ne de asırlar kaplamış olan şecaat ve fazîleti beklenebilirdi. Türk’ün mertliğine hançer vuran nâmertler onun irfan ve îman hayâtını tuz buz etmekle, yalnız hâlin değil, gelecek zamanların da büyük tehlikelerini tezgâhlamakta bulunduklarının nasıl farkında olmazlardı?

Başlarına vurmuş bir iktidar hırsı ve büyüklük duygusu, gerçeklerle aralarına girmişti. Böylece de içine gömüldükleri benlik sisi onları hakikatle yüzyüze gelmeye bırakmıyordu. Hattâ güneşi balçıkla sıvadıkları vehmine öylesine inanmış idiler ki, dört elle sarıldıkları bu günahlarını mârifet sayacak bir dalâletin âzat kabul etmez kulu kölesi olmuş bulunuyorlardı.(*)

(*)Sâmiha AYVERDİ, Ne İdik Ne Olduk, s.140

CEVAP VER

Yorumunuzu girin
Lütfen isminizi girin